30 Haziran 2009 Salı

Düşümü Yırtan Biri Var...


photo by Özlem Özel
Fildişi kulelerinin enkazından çıkamıyor bakışlarım ve gözlerim mavi güller kadar sahte gülüyor çocuklara, gerçeğimde tonları tutmayan, armoni asıllı renklerle bezeli henüz ceninlerken emzirdiğim bulutlar. Bir gelincik tarlasından geçercesine duyarlı bacaklarım, henüz ikizim doğmamışken yırttığım uçurtmamın görkemini alkışlamak istercesine kararlı ellerim ve tarçın kokusuyla kabullendigim kadına ettiğim dua kadar bereketli dudaklarım. Geçmişimin açık aralıklı tahta perdelerini kaldırıp, dehşetle seyrediyorum; yetişkin kalemlerimle çizerken çocuk gözlerimin görmezden geldiklerini , yarımyamalak anımsadığım detone özlemlerimin notalarını geçiyorum. Farelerle paylaştığımı sandığım akşam yemeğimi, bir ikindi uykusundan önceki çocukluğuma yedirmişim, aç kalıyorum. Düşümü sallayan biri var, uykum ağırlaşırken bedenim gibi; gömülen beşiğimin el oyması cesedine sahip bile çıkamıyorum, oysa o beşiğe en son sığdığımda gömmüştüm çocukluğumu bir düş öncesi...Tuvaline ihanet etmiş bir şovalede asılıyken hayatımın dikdörtgen kareleri, farelere yakın bana uzak bir yolculuktalar şimdi..plastik saçlı çıplak bebeğimin gözyaşlarıyla ıslanan toprak çekti parlak gözlerime o gri ve mat sürmeyi. Bilinçsiz sessizliğim bir ışık hüzmesi olup iniyor tahta perdelerden asağıya, artık hem içerideyim hem dışarıda...Çok da uzak olmayan bir vakitte bu kelebek ömürlü fotoğraflarla birlikte gömüleceğim dokusu yabancı kokusu bildik bir evin bodrum katına! Oyuncak bebeklerin, üstü nasır tutmuş kalemlerin, kömür karası ellerimin ve ilk şiirimi ezberlerken, anne kokulu dikişleriyle eteklerinden tuttugum kırmızı elbisemin ölüm marşına eşlik edecek iç sesim. Düşüme sarılan biri var; ilk sevgilimle eskittiğim gömleğimin ipini dolamişim parmağıma, unutmamak için sevmeyi...oysa ne yağlı urganlar geçirdim en masum hayallerin boynuna. 'Çok' olan bir sesin tekdüze yankısını duymazdan gelmekle kazandığımı sandığım iç huzurumu, 'tek' ama bol yankılı başka bir sesin tellerine asıyorum, çok geç olmadan yazmalıyım kopan teller sonrası kalanları, henüz gömülmemiş peçete kolleksiyonuma. Büyülü plaklar üstünde dönen aşklara taş kalpli iğneler yuva yaparken, acı haberleri taşımak kaldı göçemeyen kuşlara ve yuva oldu yağmur kokan kuş evleri uzun aralıklı ama gerçek dokunuşlara...Düşümü gülümseten biri var; hırsla basılmıs mürekkep lekeli mektupların yumuşak kalpli satırlarına değiyor parmaklarım, parmaklıklar arasında kırılsa da, şefkatle uykuya çekilen zamanlarım..demli kekik kokusu sinmiş bulutlarla dolu dolabım, yıkılan bir evle birlikte bir ovada bıraktığım..ilk alınan bisikletimin tekerine takılmış zaman, babamı yollar kadar yaşamışım...Düşüme sırdaş biri var; büyük giysilerinin çocuk kollarıma uzun, ortak oldugum dünyasının hayallerime dar geldiği..bir yaz günü sorumluluğunda, gülümseyen serin anılar bıraktık kardeşten öte doğacak çocuklarımıza, bunca sırdaş bunca dost bile olmadan önce. Bir tiyatro kostümünden dökülen tahta boncukla yaptığım kolyemin ucunda sallanıyor özlem ve katlıyor anıları hesabını tutamadığım uzunluk ölçüleri. Patates baskılı mutluluklar dökülüyor ipi kopmuş dosyamdan, önce baskılar gömülüyor. Ekmek üstü şekerli yoğurt bastırıyor geçmişe açlığımı, geçmiş önce ıslanıp sonra şekere bulanıyor ve tatlanıyor toprak tadarken parça parça beni...Düşümü yırtan biri var; gözaltlarım kanıyor beyaz tüllere dolanmış bir günün geç gelen akşamında, kanımı ninniyle durduruyorum dokunulmaz bir mabedin kutsallağında eğilircesine...Ve çok sonra anlıyorum, bunun bilinçli son dokunmayışım olduğunu yüzüme. Saklanıyor benden, kendinden saklanır gibi, özlemekle yetinmiyor bir de merak ediyorum...Sırrı kısmen çözülmüş hayatımın sırı tamamen dökülmüş aynamdaki platonik yansımasına yapıştırdığım yarabantlarında, sabunlu su etkisi yapıyor ki rutubetli meraklarım, uzun zamandır dopdolu, kafein tadındaki , tedirgin ama hijyenik uykularım. Kimbilir kaç tasvir öncesiydi anımsamıyorum, iyot kokardı renklendiremediğim bilinçaltım denizaltı düşlerimde...Hep 'biraz' olsun istediğim denizin ödüllü sonsuzluğuna ıslıklar çalan pencereme çalıntı nefesler verip, kesik parmağımla kuraklıklar çiziyorum, ısınıyor odam serinliyorum...Kuytu şehirlerin apaçık meydanlarındaki balonsuz taklar gibi yüzüm; sık aralıklı çocuk adımlarını, ısırılmış şeker çubuklarını ve çürümüş ciklet bulaşıklarını ağır makyajlar altında bile gizleyemiyorum. Kadife etekli cümleler kurarak çekiştiriyorum hayal gücünü kanatlanan kirpiklerimin. Gördüğüm en güzel yaralı yüzün silahlarına karşı damıtıp sindirdiğim anılarım kadar mavi ellerim, kanımı akıtsam mosmor kesilecegim! Bir feneralayı sonrası şivrilik toplamaya çıkamayan utangaç bacaklarımın bu sağduyu benim değil, bana kalsa gerçegimle gömüleceğim. Sırf dişi karıncalardan farklı olmak için kesmek isterken bacaklarımı dingin bir rüzgarın himayesinde, bileklerime kadar toprakta olan kollarımı fırtınalara doluyorum. Düşümü çağıran biri var, gidiyorum...


"MERHABA..."

"İyi değilim. İhtiyacım olan herşeyden uzak hissediyorum kendimi. Haksızlık ediyorum insanlara, böyle değilim ben biliyorum ve herkesden, herşeyden önce kendimi özlüyorum.."diye tanımlayabildiğimiz ruh hallerimizi hangi zamana, hangi ortama sığdırmaya çalıştığımızı ya da altını neyle doldurabileceğimizi bir türlü bulamayız. Tuhaf ve anlaşılmaz bir süreçtir bu, aslında olup biten birşey de yoktur. Öyle ya bizim ufacık sorunlarımız hayatın umurunda bile değil. Aslında sorunlarımız 'sorunluyum' diyecek kadar bile büyük değil bizim, ama özenle büyütüyoruz, önünde eksi olan tüm kelimeler büyüyüp daha geniş bir yer kapladıkça; gülümseten tüm kelimeler küçülüp kayboluyor hayatlarımızdan ve anlar, anılar...zamanımızdan çalıyoruz. Sadece ilişkili olduğumuz insanlara değil kendimize de haksızlık ediyoruz.
Ahmet Altan yaşamı mors alfabesine benzetiyor ve şöyle diyordu ‘Geceyarısı Şarkıları’ adlı kitabında: “Hayat mors alfabesi gibidir; uzun bir çizgi acı, sonra küçük bir nokta mutluluk. Acılar uzun ve sarsıcı, mutluluklar kısa ama çıldrtıcıdır.”
Sözkonusu tuhaf süreçler tam da böyle birşey işte. Yani demek istediğim her ne kadar farklı şeyler yaşasak da genel olarak sürdürdüğümüz bu değil mi? Uzun çizgilerde sıkılıyoruz, bunalıyoruz, bunaltıyoruz. Küçük noktalara geldiğimizdeyse herşeyin bittiğini sanıyoruz. Oysa noktalar da tıpkı çizgiler gibi yalnız ve yalnız bizim için ve çok yakınımızdaki diğer insanlar da aynı alfabeyle kendi cümlelerini yazıyorlar. Ve belki de biz küçük noktalarımızda durmuş soluklanırken onlar çizgilerinde sendeliyorlar, tıpkı bir süre önce bizim sendelediğimiz gibi. İşte o zaman bencil oluyoruz. O kadar zaman sonra kaygısızca tüketebileceğimiz bir anı yakalamışken ve kaybetmek de hiç işimize gelmezken kimsenin çizgisine dahil olmak istemiyoruz. O veya bu şekilde olduğumuzda ise kaçıyoruz onlardan, uzaklaşıyoruz. Taa ki noktalarımızı bitirip bizi bekleyen yeni çizgiye onları dahil etmek isteyene kadar…
Sorun; ama belki de müthiş olan bu: hiç birimiz aynı cümleleri kurmuyoruz..!

Yani belki de, anlamak, anlaşılmak daha da iyisi anlaşmak için, aynı cümleleri kurmanın birincil önemi olmamalı yaşamlarımızda. Paylaşım, bunun doğurduğu fedakarlık, çoğaltan hoşgörü, anlayış... hepsi güzel ve özel ayrıntıları ilişkilerin, fakat herbirini ayrı ayrı bulup tatmıyor muyuz zaten? O nedenle hayatımıza uzak yakın bu kadar çok insanı alıyor ve başka başka hayatlara kıyısından ya da ortasından girmiyor muyuz? Sırf bu yüzden beklentilere girip hayal kırıklıkları yaşıyor ve yaşatmıyor muyuz? İstemeksizin sunulup tattırılan fedakarlığın sınırlarını zorlama isteği değil mi kendi çizgilerimize başkalarını dahil etme çabamız? Ya da gördüğümüz hoşgörüyü tekrar görebileceğini bilme arzusu ve bazen rahatlığı değil mi başka hayatların paylaşım bekleyen çizgilerinden kaçışımız? Ve bütün bunlar sağlamıyor mu hayatlarımızın tekdüze ilişkilerden ibaret olmamasını? O halde gerçekten aynı dili konuşup farklı cümleler kurmalıyız. Ve bazen ; içten bir merhabayı, tebessüm dolu bir selamı, küçük ama sıcak bir teması, bazen yalnızca bir bakışı, hayatı gerçek kılan cümlelerin tüm farklılığında tırnak içinde tutmalı, tutabilmeliyiz mutlu olmak için. Ve ayrımsayabilmeliyiz başkalarının acılarına ortak olmanın, kendi mutluluğumuzun elimizden alınmasıyla eşdeğer olmadığını, ilişkilerin o güzel ve özel ayrıntıları arasına eklediğimiz 'duyarlılık' sözcüğünü tüm noktalar ve tüm çizgiler arasında hissedip, hissettirebilmeliyiz. Kimsenin cümlelerini değiştirmeye uğraşmaksızın, tırnak içinde görüp biriktirdiklerimizle hayatımızı sürdürmeli ve aynı görünebilirlikle dokunmalıyız başka yaşamlara. Ve her "günaydın", gerçekten güzel kılmalı günü, her "gülümseme"hüznü biraz olsun hafifletmeli ve vedaları geciktirmeyi temenni etmeli her "merhaba"...

17 Temmuz 2008 Perşembe

ALBÜM



TEK BİR SÖZCÜĞE SIKIŞTIRILMIŞ YAŞAMIM BURADA SONA ERİYOR.Bir başka sözcüğe bürünüyorum.Sıkıştırmadan,-tırılmadan,daralan zamana inat genişliyor yaşam.Uzaktan bir akrabanın gömütünde dua etmeye benziyor,ben de tüm tanrısız duacılar gibi…Gülümsüyorum.Yapabilmeyi öğrendiğim günden beri.Biraz da deniz olsa!
TEK BİR SÖZCÜĞE SIKIŞTIRILMIŞ YAŞAMIM BURADA SONA ERİYOR ama ,külrengi şehirlerde boyunlarında iğde dalı kolyeleriyle ip atlayan küçük kızlar bunu bilmiyor. Zaten onların ne kaldırıp attıkları ne de kucakladıkları sözcükleri yazılmadı henüz .Her gün değiş tokuş ettikleri ve her akşam temize çektikleri düşleriyle varlar şimdilik. Ve şimdilik yaşlı,şaşkın bir böcek koleksiyoncusunun çekmecesinde hareketsiz duruyor nefretleri. Islak birer kil parçası duruyor kapılarının eşiklerinde ve onlar bir yandan geçen doğumğünlerini kapılara asıp sallarken;bir yandan da göz kırpıyorlar beceriksiz,sakat ve salak heykeltraşlara acemice.Bense hepsinin işine son veriyorum ve geri gönderiyorum herbirini,yağmura terkedilmiş bikisel hayatlarına. Aslında yağmuru da ben zehirliyorum,gökkuşağını da…
Hisedebildiğim tek bakışı kavrıyorum ellerinden ve onunla şekillendiriyorum tüm ıslak killeri yeniden. Üstelik ne kelebekleri,ne bakire kedilerin kesik iğrenç başlarını ne de diktiği bezden ceninler içinde ölümünü bekleyen o güç simgesi kadını düşünmüyorum artık. Öksürdüğü zaman öleceğini sanan aptal insanlaraysa dantel yakalar takıyorum. Bazen takmasam mı diyorum ama…Camdan balıkları üzmemek için yağıyorum bunu,çağıltılı kahkahalarını yeniden duyabilmek için yapıyorum. Böylelikle biraz daha cam biraz daha mutlu olurken onlar;kağıttan balıklara yediriyorum taze kuşkunun çürüyen etlerini. Neyse ki artık daha görkemli olacak bir martının cenazesi…Ve ben o törenlerden birinde atıyorum yüzümün tek kalkanını.
Kanayan bir yerimiz kalmasa da zaman zaman sızlıyor yaralarımız değince vücudumuza bir başkasının gözleri ve yapışkan bir pıhtı sarıyor boğuk seslerimizi.Söylenebilecek tek bir şey bir uçuruma teşne biliyoruz da;bilmezden gelip parmak hesabıyla tuttuğumuz saatlerin gönlünü eğlendiriyoruz işte. .Kanı çekilyor sanki bütün şehrin ve bir ben kalıyorum oksijen tüplerine gönüllü ve başka bir şehirde,sarhoş bir iskemleye oturttuğu özürlü vicdanını bir yakıp bir söndürüyor,denizden uzak toprağımdaki konukların acımasız mucidi.Işık tamamen söndüğünde gazeteler bile yazmayacak ve kimseler fısıldamayacak bu büyük mucidin intihar haberini.Güneş bilmem hangi burca bilmem kaçıncı kez giriyor olacak belki o zaman,ama ilk kez değişmeyecek rengi.Ve ben o zaman daha net görebileceğim ellerinden tuttuğum mavileri.
TEK BİR SÖZCÜĞE SIKIŞTIRILMIŞ YAŞAMIM BURADA SONA ERİYOR VE HENÜZ KENDİSİ BİLE BUNU BİLMİYOR!!

13 Nisan 2008 Pazar

photo by Matt Uçar

MÜCEVHERLER GİBİ

Geç de olsa ruhunu keşfetti, taşlariyla anilan mücevherler gibi...
Parmak boğumlarımı inceltiyor bu keşif ama gülümsetiyor yanık
tenimi. Hileli oyunlarını öğretiyor cazibe hüzne, ağlarını içime
atıyorlar. En akılalmaz vakitlerim oluyor topladığım ağlar, ağlarken
kabuksuz çıkan her istiridye ve evsiz, derisiz, kabuksuz,sensiz
kaldığım her koku üstüne siniyor tek kanatlı duyarsız(!)
düşlerimin. Biri aralayinca bordo ve yirtik perdelerini
gözlerimin, sancılarım dansederek çekiliyor bir bir, müzigi kalıyor
kulaklarimda ve izleri, evsiz kalmayacagim duvarlarımda...İnanılmayanı
kendi çabamla inanılmaz kıldığım için belki, ne içimde ne dışımda ne
de durduguna inandığım herhangi bir yerde kırılıyor zaman, ayak
bileklerimle tutundugum yelkovan çatlayıp kanatıyor etimi, ama tenim
yine gülümsüyor, beklenmeyen sunulmuşcasına...mektuplari özenle
katlayip ben giriyorum şişelere, denize iniyorum bir bebegin
yüreginden henüz resmedilmemiş bir elin avuçiçiyle. Çoçuk sesleri
doluyor şişeme, su alıyorum, oysa ne kuzeyden esiyor rüzgar ne de şarkı
söylüyorum. Güzel bir günün anısına asılmış bir boncuk tehdit ediyor
gecelerimi, biriktirdigim tüm bibloları, resimleri ve hatta
fırınlanmamış çömleklerimi sessizce terkedip gidiyorum. En sevdigim
gömleginden üç düğme koparmıştım, şimdi kırmızıya boyayıp yanaklarıma
dikiyorum. Bildigim tüm öpüşler, tüm sevişmeler, milyonlarca parmak
ucu, milyonlarca dokunuş kırmızı oluyor, beyazımla defterlerimi
kaplıyorum. İçlerini dolduramadığım için bütün hırçınlığım, yıttığım
sayfalaraysa renk bulamıyorum.Yaşlı bir Italyan kadının susayışı
oluyor tüm eğlencem, en uzağıma su serpiyorum, serinliyor iç
çekişlerim, yüksekliğini kestiremedigim bir deniz fenerinden en
derinime atlıyorum. İrkildiği vakit çocuklugum derinlerimde, ağır
makyajlar yapıyorum çocuk uykularıma, en bol giysilerden geçiriyorum
çocuk kollarımı ve en çocuksu kahkahama sürüyorum savaş
boyalarımı. Hamaklar kuruyorum geceden sabaha yalnızlığıma ninniler
yazıyorum...
İşte bütün bu edilgen duruşlarım köpürtüyor saçlarımı gözlerinin
kıyısında, metalik bakışlarında yansıyan italik silüetimin parmak
izini bırakıyorum göğsüne, yine 'biz'e çekiliyorum. Ne zamandı
hatırlamıyorum, günün birinde...başlıklı cümleler kuracak mı acaba
içimde kalan son bir kaç kadın, tülleri çekilmiş yürek önü
sohbetlerinde? Tabirleri didiklenip hayra yorulan rüyalarımın
damarlarına zerkediyorum tek gözümden akan tek yaşı ve rüyalarımda
resimliyorum, cümlelerini -muhtemelen- kurmayacagım geçmiş
zamanları, belki..şimdiden yaşıyorum geleceğimden arta kalanı...
Çikişmayan para üstü gibi akşamlarım; tavukkarası adımlarımı sürüyerek
ulaştığım tek göz bir odada uykuyla tamamladığım yarımyamalak ve
asalak zamanlarım, iç huzurunu sağlayamamış eski bir yastığa dayadığım
huzursuz başımı kaldırmadan görebildiğim saat kadar gerçek. Kovugunda
kendime yer bulamadığım yüzyıllık bir ağaçta doğmuş gibi göz
çukurlarım, PERİLERİN CEPLERİne sığmayan herşeyi dolduruyorum, tek
odalık yaşamımın bahçesinde, yağmur suyuyla beslediğim düşlerimi
şizofren kollarımla sarıyorum. Yine söylenmemiş yarınlar kalıyor
yanaklarımda, gömleğini desenledigim bir kaç parçayla birlikte, bu defa
silmeden kurutuyorum...
Kaldırıp attıgım ve düştükleri yerde bırakmaya yeminlendiğim anılarım hortluyorlar sanki. Şefkatimi, şuh bir kadının şefkatsiz kollarına teslim ederken yaşlı ve çirkin oluvermişim meğer, meğer herşeyimle teslim olmuşum. Yalnızca zaman kırılmazmış içimde, zaman içimi kırar acıtırmış da meğer..."En sevdiğim" gömleğinle sarıldığın "en sevdiğin" bir elbisem dahi yok artık ve bir vitrin mankeni kadar sıcak gözlerim(!) Pusulasız ve şarkısız yarınları avutuyor sesim, iç çekişlerimde. İsmi hayallerimin kulağına okunmuş bir bebeğin ölüm çığlıkları yırtıyor iç sesimin tellerini ve kopan teller taşıyor en gösterişsiz vitrinlere gözlerimi, yetmiyorum...Yorgun dualarım toplanıp ayine dönüşmüş benim için, benden habersiz, bensiz..vefalı hayır dualarıma mumlar yakıyorum. Yalnız başıma yüzmediğimden eminken denizin ortasına, hangi denizden döküldüğümü bile bilmeden sürükleniyorum yalnız bedenimle bir okyanusun yüksek ve alaycı dalgalarında, herşey anlamını ve amacını yitirmiş sularımda, okyanus beni terketmiş!
Portekizce şarkılar çalıyor biryerlerde, o yerlere gidip seviliyorum. Birileri biliyor beni, tanıyor ve seviyor başka bir dilde de olsa..Sonra bütün dillerde terkediliyorum...erteleniyorum...
Dünyanın tüm ip köprüleri düğüm oluyor rüyalarımda, sızmaktan öteye geçemiyorum. İki renksiz cam arasında sıkışıp kalmış bugünümü çiziyor dünüm, yarın kırılacakmış cam ve ben belki de yaşayacakmışım...İçimin tüm yardım çağrılarına kırık camlar atıp son nefesimi kültablasına söndürüyorum, sabundan eller gelip gömüyorlar beni ve son değilmiş aslında nefesim...Hiç de geç olmayan bir vakitte ruhumu yitirdim, mücevherleriyle var olabilen taşlar gibi...




BİR ŞERİT GÖLGE


Siyahtan beyaza geçişe kendini böylesine hazırlamışken zaman…Geçemiyor, olmuyor yapamıyor işte! Takılıveriyor tek boyutlu bir griye ve artık dipnotlarını yaşıyoruz hayatın. Neden herşeyin bir ortalaması var diye sormayaysa ne gücümüz ne de sesimiz yetiyor. Eklemeye devam ediyoruz dipnotlara yenilerini ama biliyoruz ki Tanrı şu sıralar kredi vermiyor!
Sabahları hep aynı mı uyanıyoruz artık yoksa aynadaki cesetlerimiz mi çürümüyor bilmiyoruz, çünkü uzun zamandır aynalara da tersinden bakıyoruz, bir gün yüzlerimizin katiliyle karşılaşmayı umarak hem de. Pek bir cesur çeviriyoruz aynaların tersini de; hani farkındayız artık tutamıyoruz tavşan yüreklerimizi ceplerimizde. Durmadan erteliyoruz ettiğimiz din dışı yeminleri ve ben sıkılmaya başlıyorum. Annemin bana hiç masal anlatmamış olmasının da önemi kalmıyor gitgide. Sürekli kendi ayak izlerime basıyor olmanın şaşkınlığını yaşıyorum ama yürümeden de edemiyorum. Hep bir gün postayla geleceğini umduğum tılsımlı ayakkabıları giymeyi düşlüyorum. Ayağımı sıkacaklarını bildiğim halde! Yıllar önce kutup yıldızından ödünç aldığım kamburu da geri vermek istiyorum artık. İstiyorum da yönümü bir türlü bulamıyorum. Üstelik hayatım bir pusula gülüne dönmüşken gerçek bir pusulanın yapabilecekleri üzerine hiç bir şey söylemiyorum, söyleyemiyorum. Artık el yazması da değil ki ölüm yüksek sesle okuyamıyorum. Bağırmaksa bana göre değil gibi geliyor. Zaten denemiyorum. Anlatmadan duramadığım komik hikayeler satın alıyorum bit pazarlarından, bitleniyorum. Ben artık bitli bir komedyen oluyorum. Tüm dostlarım için pazarlar kuruyorum. Pahalıya alıp ucuza satıyorum. Ben batıyorum. İlk fareler terkediyor beni. Ben kırılıyorum. Aynalarsa sapasağlam. BEN BAKAMIYORUM.!
Bütün komik hikayelerimizi trajikomik masallara dönüştürmeyi nasıl becerebildiler bilmiyoruz. Bunu neden bilmediğimizi düşünürken de kendi trajedimizin komedyeni oluyoruz. Almak ve vermek arasındaki o bayağı ilişkinin komik bir tarafı olup olmadığınıysa kimse konuşmuyor, gerekliliğine inanmakla yetinerek. Cesur olmayı beceremezse fareler ve ben en çok kırılırsam,bağıra çağıra veya fısıltıyla okuyacak bir şeylerim kalmazsa, kim komik bulur hayatı?

3 yıl sonra...bilmem neresi…

Senaryosu geniş filmlerdeki ani geçişler prim yapmasa da dar hayatlarımızda , “artık” ya da “ bundan böyle” ile başlayan ve sanki muazzam değişimler yaratılmışcasına kasıla kasıla kurulan cümlelerle tanımladığımız, gerçekte hepsi birer, anlık alınmış karardan ibaret yaşam kesitlerini, boş geçirmediğimizi ispatlamak istercesine hayata yaymak için altı doldurulmaya çalışılan, küçük –değerleri yoruma açık- değişimler oluyor elbette.
ARTIK ; rengini gözetmeksizin , tek boyutlu her anı , bitmiyecekmiş gibi, bazen de olmamışlığına aldırmadan geçiriyorum. Bu bilinçsiz geçirgenlik saydamlaştırıyor umutlarımı. Ne ekeceğimizi bilmeden toy telaşlarla eşelediğimiz sera tadındaki bahçemizde , salkım saçak yayılan , balık kokan,
taze duran, güneşe bakan söğütler uyutuyorum. Yarına saklıyorum itilmiş kaygılarımı, yarın olmadan çıkarıp kaygılanıyorum. Sonra “Kuzey” çağırıyor uyutulmuş salıncağından , dağılıyorum…
Bu sesle her irkildiğimde ninniler söylüyorum bahçemin kuşbakışı çizilmiş krokisine ve tüm yüzölçümlerine inat uyudukça büyütüyorum! Zorla kulağıma fısıldanan zifiri masalları çekiştirip yırtarken pazar yeri dostlarım, ben, bir ucuna hayallerimi düğümlediğim pamuk ipliğiyle eğreti teyeller atıyorum. Hangi gün hangi masalın köşebaşı terzisi olacağımı bilmeden direniyorum. Oksitleniyor özenle parlattığımız ama hiç edemediğimiz akşamüstü sohbetleri, yerlerini reddedemediğimiz, günün herhangi bir vaktindeki kramplara bırakıyor. Salıncak kopuyor. Teyeller sökülüyor. Pusula bozuluyor…Direniyorum! Yan duruyorum, duramıyorum, yön buluyorum, bulamıyorum, son buluyorum. Sonra hep aynı sese irkilip aynı notadan başlıyorum beş mevsimli gölgelerimi büyütmeye…BEN BÜYÜYORUM!
Yere çizilen bir desende şekilleniyor ilk diyalog… Soru yok cevap çok. Cevaplar kendiliğinden anlatılmak istenenler olsa da soru bekliyor- anlamsız mahçubiyet-, sorular erteleniyor, anlatılayamayanlar artıyor. Soru işaretleri kalıyor kursağımda… Sonra kendiliğinden kapanan yaralar gibi yok oluyor. Başka haritalarda kaybolmaya, kıyıdan uzaklaşıp akvaryum iklimi şehirlerde sus payı yaşamlara niyetlenmediğimden olsa gerek, çizime kaldığım yerden devam ediyorum; işaretler olsun ya da olmasın bir çatal iğnenin ucundan, kurduğum limanı seyrediyorum. Her iyileşen yarayla birlikte, sulanmış merhem kokusu bürüyor dilimin ucundaki “yarım”ları, kabullenmemek adına verdiğim ezik ve iyi niyetli savaşta göz hakkı naralar atıyorum. Safdışı bıraktığım konuşma balonları bir bir patlıyor yakınlarımda bir yerlerde, ‘patchwork’ cümleler kuruyorum…
Ellerim ihanet etmiyor şimdilerde; iğrenç kahkahalarını duymuyor, sahipsiz tekmeleriyle sendelemiyorum. Yerden kaldırıp duvarlara astığım desenlere daha kaç konuş(ama)ma, kaç soru, kaç cevap yataklık eder? Ya da kaçıncı duvarı örer desenlere yaslayamadığım patlak balonlar? Peki ya hangi yıkıntının altında kalacak siftahsız kapadığım bol pazarlıklı boş pazarlar?
-Sorular! Nereye? …Ya da ben?

Kaç yıl sonra?….Neresi?…

O zaman;
Mevsim hızla dönerken coğrafyalara sığmayan gölgelerimde, sallanan sandalyemden gür sesli tohumlar serpeliyorum. Gökyüzünden de büyük bahçemin çardak altında, bir cam ustasının gülümseyerek üflediği şeffaflıktan kuraklığımı dindiriyorum. En sevdiğimiz şarkı baba kucağında ve göz kırpıyoruz üstüne titrediğimiz notalara. Pirinç kasnaklara işlediğim yeminleri çıkarıp seriyorum akşamları yorgunluğumuza, gerçi ayaklarımız biraz açıkta kalıyor ama idare ediyoruz. Çünkü az sonra gene dönecek mevsim ve biz gene dizlerimizi karnımıza çekeceğiz…