31 Mayıs 2010 Pazartesi

dupduru akmak...


Bir süredir yazmıyorum, daha çok yazılmışlar, söylenmişler üzerinde dolanıyorum. Mevlana'nın bu sözü bir süredir anneanne dizi tembihi gibi gelip gelip gidiyor... Huzur verici, bir o kadar da rahatsız edici bir söz; “Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel, bulanmadan dupduru akmak ne hoş, dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım” Akamadığımız, göçemediğimiz, emniyetli yaşamlarımıza nasıl sıkı sıkıya bağlandığımızı hatırlatıp insanın içini kemiren bir söz. Ben çocukken Şeb-i Aruz törenlerine giderdik, ya ben çok küçüktüm ya da gerçekten semazenlerin etek ucunda dönerdi dünya... Aklımda...

6 Mayıs 2010 Perşembe

watsu forever...


Watsu,
a portmanteau of water and shiatsu, is a form of body massage performed while lying in warm water
(around 35 °C or 95 °F).


The receiver of Watsu treatment is
continuously supported by the therapist while he or she rocks and gently stretches the body. Because it is performed in the water, the body is free to be manipulated and stretched in ways impossible while on the land.

17 Mart 2010 Çarşamba

WATSU "su güzel ediyor herşeyi..." :)

WATSU; ismini Water ve Shiatsu kelimelerinin birleşiminden almış bir terapi tekniğidir. 1980 yılında Harold Dull tarafından geliştirilen teknik, 36 °C ısısı sabit tutulan ve deniz suyu kullanılan özel havuzlarda birebir uygulanan bir şifa metodudur. Bu sıcaklık ve suyun hafifletici özelliği sayesinde, kişiye anne karnındaki rahatlık hissini veren WATSU, terapistin suyun yardımı ile yaptığı yumuşak hareketler ve uyguladığı shiatsu teknikleri sonucunda omurganın rahatca hareket etmesini, ağrı yaratan gerginliklerin yok olmasını ve hayat enerjisinin kolaylıkla akmasını sağlar...

24 Ocak 2010 Pazar

Uç uç…

photo by Caner CANDEMİR
Çocukluğumun yan bahçesinde “göz hakkı” dutlar üstünde buluşurduk onlarla en çok. Yazılarını değil de yalnızca resimlerini algılayabileceğim kitaplarda gördüklerimden daha heyecan verici ancak bir o kadar da bilinmezlerdi. Hakkında bildiğimi sandığım tek şey, dilek tutup uçurduğumda o dileğimin gerçekleşeceğiydi, ne zaman karşılaşsak ben Peter Pan’dım, uğur böceği de peri…
Bu saf bilinçsizlikle kaç uğur böceğine dokunduğumda öldü sanıp ağladım hatırlamıyorum ve kaç uğur böceğinden öldürdüğümü sandığım diğerini yaşatmasını diledim… Harflerin dünyasına girebildiğim ve evdeki hayvanlar ansiklopedisiyle tanışabildiğimde anladım küçükken peri katili bir Peter Pan olmadığımı. Masaldaki peri kadar olmasa da akıllı hayvanlardı uğur böcekleri ve korktuklarında bacaklarını gövdelerine çekerek ölü taklidi yapabiliyorlardı ve elbette bunu yaparken küçük bir çocuğa ölüm travması yaşatmayı amaçlamıyor, kendilerini küçük ama onlardan milyonlarca kat büyük o çocuktan koruyorlardı… O büyük boyutlu küçük çocuğun kendilerinden istediği tek şeyin “şans” olduğunu ve karşılığında terlik pabuç teklif ettiğini bilseler gülerler miydi acaba?
Ben büyüyüp giysilerim küçük kalana ve hatalarımla yüzleşmeyi öğrenene kadar, yapılmaması gereken bir davranışta bulunduğumda uyuma numarası yapardım; tecrübelenmiş bir savunmaydı bu uyu(ma)ma halleri; heyecandan göz kapaklarımı kontrol edemediğim yetmezmiş gibi, biri “uyumuyor” dediği zaman da gülüverirdim; şirin bulunur, gülünür ve ceza hafiflerdi. Yaşamsal evrelerimiz aynı sürmese de insanın bir tarafı her hayvana biraz benziyor. Artık ne zaman karşılaşsak, ben minik terlikleriyle cezadan uykuya kaçan uğur böceği, o ise hâlen bir peri…

14 Ocak 2010 Perşembe

E(K)MEK TEKNESİ

photo by Caner CANDEMİR


Gün ağarmadan evinden çıktı balıkçı. Sabah ayazını ‘rasgele umut’larla ve demli çayla karşıladı. Bir barmen, bir gece bekçisi ve bir taksi şoförü birbirlerinden uzak semtlerdeki evlerine döndüler, yorgun argın…Bir büfeci, gazete balyalarını açtı. Hademe, okulun kaloriferlerini yaktı. Bir pasajın kepenkleri gürültüyle açıldı. Bir evin kapısı zorlandı. Bankacı bir kız, bindiği otobüs arızalanınca işine geç kaldı. Evin kapısı biraz daha zorlandı. Biraz daha. Kapı açıldı. Bir fabrika patronu muhasebecisine, işçilere ödenecek maaşlar için talimat verdi. Bir emekli öğretmen caddenin köşesindeki yaşlı kadından piyango bileti aldı. Kapısı zorlanarak açılan ev boştu. Bir bakkal, veresiye defterini çekmeceye kaldırdı, elektrik faturasını ödemek için dükkânını yandaki terziye emanet ederek çıktı. Şık giyimli bir adam lostra salonunda oturup ayakkabılarının boyanmasını bekledi, genç çaycı, adamın çayını getirdi. Zorlanarak açılan kapı tekrar kapandı. Bir diş hekimi, sıradaki hastasına günaydın dedi. Bir kamyon şoförü hale mal getirince hamallar kamyona doğru koştular. Bir usta başı inşaatın tepesinden ‘iş başı’ diye seslendi. Bir aşçı, yaptığı yemeğin tadına baktı. Bir berber, günün ilk tıraşını yapmadan önce aynaları sildi. Tezgâhtar dükkânı süpürdü. Bir radyo DJ yi günün ilk şarkısını seçti. Boşken kapısı zorla açılmış ev artık boş değildi. Bir döşemeci eski bir koltuk için kumaş kesti. Bir sahaf siftah etti. Bir vatman, metro durağına yaklaştı. Bir öğretmen teneffüs zilini duymadı. Tersanede bir işçi öldü. Bir tüccar çok para kaybetti, başka biri kazandı. Artık boş olmayan evin davetsiz misafiri yatak odasına gitti. Bir garson sabah kahvaltısını götürdüğü masadan aldığı bahşiş için teşekkür etti. Çiçekçi, taze çiçeklerini suladı, çürüyenleri attı. Evdeki yabancı, yatak odasındaki dolaba ilerledi. Bir çömlekçi kuruyan çömlekleri için boya karıştırdı. Bir cerrah saatler sonra ameliyattan çıktı. Güvercin yemi satan adam üşüdü. Dönerci, terini sildi. Bir uzak yol kaptanı eşine kavuştu. Yabancı el, dolaptaki her şeyi yere attı; sonra çekmeceleri de. Bir başka kaptan eşiyle vedalaştı. Eskicinin sesi sokağa doldu, bir kadın cama çıktı. Fabrika işçileri vardiya değiştirdi. Gözlük tamircisi, bir gözlük daha teslim etti. Boş olması gereken evdeki davetsiz misafirin davetsiz eli bir çorabın içine sıkıştırılmış para tomarını cebine koydu. İki küçük altın kolye ucunu da diğer cebine. Gözleme satan kadın, yağ almak için ayağa kalktı. Postacı, bir adresi bulamayınca aynı sokaktan üçüncü kez geçti. Bir avukat, adliye binasının merdivenlerini çıkarken cübbesini giydi. Simitçi, kendine bir simit ısmarladı. Bir opera sanatçısı provaya başladı. Aynı davetsiz el, salondaki bilgisayarı ve CD çaları sırt çantasına yerleştirdi. Çanta diken bir adamın eline iğne battı. Bir kapıcı öğle servisini bitirdi. Bir boyacıysa evin son duvarını… Mimar, projesine kahve döktü. Kestanecinin tezgâhından çıkan duman, caddenin trafiğine karıştı. Evin kapısı bu defa zorlanmadan açıldı ve tekrar kapandı. Ev yine boştu. Bir psikiyatr, madde bağımlıları için bir yazı yazmaya başladı. Bir telefoncu, alet çantası belinde, bir merdivene tırmandı. Hemşire, bir ampulün ucuna fiske vurdu. Bir marangoz, planyasını çalıştırdı. Bir iş adamı, önemli bir karar verdi. Vapur gişesindeki memur bozuk paraları saydı. Bir makinist, filmi başlattı. Kalfa, eczacının söylediği ilaçları vermek için camekânı açtı. Alışveriş merkezindeki güvenlik görevlisi kızın gözü vitrindeki eteğe takıldı. Bir camcı, kırılan okul camı için macun kardı. Bir masör, ellerini yağladı. Bir site görevlisi koşarak bir arabanın kapısını açtı. Bir pilot, iniş için izin istedi. Otobüs muavini, radyodaki şarkıya eşlik etti. Bir mobilyacı, işkenceden çıkardığı sandalyeye vernik attı. Bir bankanın ışıkları söndü. Tekne, barınağa yanaştı; balıkçı evine, gün geceye döndü… Şehirde bugün de “biri”leri çok çalıştı. Barmen barın kapısını açtı, gece bekçisi üniformasını giydi, taksi şoförü evinden çıktı. Uzaklarda başka bir evin kapısı daha zorlandı. Şehirde, ‘karanlıkta çalışanlar’ ile ‘karanlığı kullananlar’ için iki ayrı gece daha başladı.

27 Aralık 2009 Pazar

derin mavilerdeki "AN"lar...

photos by Caner Candemir
Balıkçılar için kaçan balık "büyük" olur, balıkadam içinse "serüven"…
Bir balığın peşine takılıp, sürüklenip gitmek maviliklerde...
Her kayanın her kovuğun içinden geçebilmeyi istemek…
Kaçan "anlar" büyük olur derinlerde…
Iskalanan anlar, yarım kalan tatlar…
Henüz keyfi tam yaşanmamışken gözden kaybolan bir caretta kaplumbağa, ulaşamayacağınız bir kovuğa kaçan utangaç ahtapot, ihtişamını cömertçe sunarak size yaklaşan, sonra yüzünüze bıraktığı gülümsemeyle hızla uzaklaşan yunuslar…
Onlar uzaklaşıp küçüldükçe, yakınlaşıp büyür anlar ve gün batımı teknede paylaşılacak anılar…
Değişime başlamamış bir bebek "kalkan"dır sığ sulardan derinlere yolculuğunda sizi de çağıran…
Eşsiz bir şölenin davetlileridir balıkadamlar. Ve her "nazik" misafir gibi bu görkemli davetin ev sahiplerine özenli davranırlar. Matematikteki benzerlik sembolü gibidir Akyaların yan çizgileri, ama bir akya sürüsü geçti mi önünüzden sizi bile şaşırtır bir önceki sürüyle benzemezliği…
Her anın farklıdır tadı, her noktanın, her canlının, her geçişin, her salınışın. Bazen de "hiç"liğin, "sonsuz boşluğun" tadıdır bitmesin istenen, öyle bir an gelir ki her şey susar, sanki zaman ağırlaşır, yavaşlar. Yalnızca bedeni saran tuzlu sudur kalan. Her şey saklanmıştır derin bir maviye, balıkadamsa bu oyundaki tek ebe!
Bir gece dalışında buluşulur gökyüzündeki yıldızlarla derinde...
Yakamozlarla taçlandırılmış bir gecenin hem üstünde hem altında yıldızlar. Bu olsa gerek denge!
Bu simetrik ve görkemli kavuşmanın omurgasız tanıklarıdır denizyıldızları, planktonlarsa, böylesine hareketli bir gecenin yalnız, ıssızları…
Mürenler ziyafetin orta yerindeler geceleri, yeterince "nazik"se balıkadam, geçip gitmeli, zira gün ışıdığında ve kaya dipleri onları kucakladığında beslenme şansları olmayacak geceki gibi...
Sabah erken saatte orfoz yuvalarının önünde bir hareket bir kıpırdanma olacak, teknenin motoru sustuğunda, denizde aşk yeniden başlayacak...
Orfozlar bu aşkın hem dişisi hem erkeği...
Yüzyıllardır çözülemeyen bir denklemin her iki bilinmeyeni…
Barakuda'larsa tutkuludur ve uzaktan izlemektir bir barakuda sürüsünü, aşkların en güzeli!
Bu tablonun uçuk mavi tonlarıdır melanur'lar, dalış tam bitti derken ve vedalaşırken bir sonraki güne kadar ev sahipleriyle, aniden bir melanurya sürüsü sizi uğurlarcasına geçiverir önünüzden, zira onlar kıyıya yakın yaşarlar...
Bilir ama şaşırır yine de balıkadam…
Şaşırır, sevinir, heyecanlanır, coşar…
Dalış bitip de tekneye çıkıldığında, başka bir coşku başka bir heyecan sarar, demli çaylardan alınan ilk yudumla anlatılmaya başlanır o ‘büyük’ anlar…

ORTAK YAŞAM

Photo by Caner Candemir


Canlıların “güvende olma” ve “yaşamsal alan yaratma” güdüleri… İnsanların da, diğer canlı türlerinin de vazgeçilmez öncelikleridir aslında. Palyaço balığı, isminden de anlaşılacağı gibi görsel olarak neşeli, renkli, keyifli bir etki yaratan, görselliği animasyonlara bile aktarılmış, biz insanlarda yarattığı duygunun yanı sıra, naif, kendini derinliklerdeki tehlikelerden korumak için mücadele veren “küçük” bir balık türüdür. “Büyük balık küçük balığı yer” ve “Yuvayı dişi kuş yapar” şeklindeki atasözlerimizin de desteklediği gibi, palyaço balığının yaşamında da dişi balığın önemi hem üremek hem de grup yaşamını sürdürmek açısından çok önemlidir. Şayet grubun (ailenin) yetişkin dişi balığı bir büyük balık tarafından yenirse, ya da doğal seleksiyon dışında herhangi bir koşulda ölürse, ailenin en yetişkin erkeği cinsel organlarındaki faaliyeti durdurup, vücudunda var olan ancak faaliyet göstermeyen yumurta hücrelerini işlevsel kılarak yumurta üretmeye başlar ve böylece yiten dişinin yerine geçer. “Artık” dişi olan yetişkin erkek palyaço balığının yerini ise yüzde 20 oranında büyüyerek diğer genç erkek balıklardan biri doldurur. Üremek ve yaşamı idame ettirmek anlamında kendi doğaları gereği mücadelelerini sürdüren palyaço balıklarının evleri ise bu balık türünün bir diğer ismi olan “anemon”lardır. Anemon canlıları, duyargaları üzerinde bulunan yakıcı kapsüller sayesinde diğer canlılardan, anemon (palyaço) balıkları ise üzerlerinde bulunan saydam bir madde sayesinde diğer pek çok sualtı canlısının korunamadığı zehrinden korunurlar. Bunu yaparken de yine “hazırcı” değil “mücadelecidirler”, balıklar gövdelerini anemon canlısına yavaş ve temkinli dokundurarak zehre bağışıklık kazanırlar, kapsüller balığın üstünde patlar ve böylece bağışıklık doğar. Kendilerine doğal yapıları gereği “bahşedilmiş” koruyucu güçlerini, verdikleri yaşam mücadelesinde birleştirmiş bu iki canlı adeta bir elmanın iki yarısı gibidir. Şu ana kadar her şey anemon balıklarının lehine gibi görünse de, anemon canlıları da bu ortaklıkta son derece kazançlıdırlar. Tıpkı biz insanların bir evi yaşattığı gibi yaşatır palyaço balıkları anemon canlılarını… Çocukluğumuzun geçtiği, yetişkin dünyamızın rüyalarına giren evler vardır, oturulmadığında, yaşatılmadığında, bacası tütmediği, nefes alıp vermediğinde çürüyen, solan ve yalnızca rüyalarda kalan evler… Anemon canlıları sabit yapıları gereği, bir balığın peşinden yüzemez avlanamazlar, tıpkı evlerimizin kendini seçmeyen insanları içine alıp sahiplenemediği gibi… Palyaço balıklarının yaşamları boyunca en önemli yaşamsal faaliyetlerinden biri olan beslenme ihtiyacını karşılarken, anemon canlılarına cömertçe sunduğu besinler anemonların bacasının tütmesine fırsat sağlamaktadır. Bu; bir ortaklık, yaşamsal işbirliği, bir sessiz antlaşmadır ve biz insanların dünyalarından çok da farklı değildir. Her iki anlamda da “anemonlar” paylaşımın önemini varlıklarıyla ispatlarlar. Paylaşımlarınızın bitmemesi dileğiyle…