21 Kasım 2015 Cumartesi

DUY(U)YOR MUYUZ?


Geçen gün tanış olduğum, gerçekte tanımadığım ama nedense 'hoslanmadığım'? birinin, onunla yakın olan baska biriyle sohbet ederken konu olmadan adı geçti. 'Hoslanmamak' gibi ekstra olumsuzluk barındıran bir duygunun huzursuzlugu geldi,çöreklenip oturdu konuşmanın orta yerine! Temizlenmeliydi bu kötü duygu. Hazır adı geçmişken o kişinin iş yeriyle ilgili soru sordum. Çünkü ismi iş yerinden ötürü zikredilmisti ve üzerine bir saniye düşününce farkettim ki, iş yeri doğa içinde, çalışmak için yaşadığı değil,yaşamak için çalıştığı bile degil, yaşamının her ihtiyacını kendi ruhuna uyumlayabildigi , yaşam bicimini değiştirmeden para da kazanabildigi minik bir cennetti. Ve o 'hoslanmadığım insan' yaratmıştı orayı. Yaşasın olumlamalar başladı!!!:) Nasıl yarattı o cenneti? Ikinci saniyede karakterimiz yasam biçimine bi anlamda saygı duyduğum ve 'çalışkan' biri oldu. Başlayınca çorap söküğü gibi geliyor bu 'bakma' hali...ismin cismin 'ney' hali? Olumsuzun halsizliği...
Adamın nasıl bir süper kahramana dönüştüğünü izleyecek kadar abartılı bir durumdan söz etmiyorum lakin neden hoslanmadığımı bilmeden hoslanmadığım bu insanın güzel yanlarını bir bir elimle koymuş gibi bulup çıkarmama yetti biraz yakından bakmak. Konuşmanın iç huzursuzluguna dönüşüp, konuşma sona ermeden olumsuzluğun sona ermesi ne şahaneydi ve fakat o olumsuzluğu, sebebini bilmediğim o ön yargıyı yaratan neydi?
Tozlu ve rutubetli raflar arasından bir 'an' düştü bu soru işaretiyle birlikte önüme! Eski kız arkadaşı olan kadın, -ki kendisiyle de derin bir arkadasligimiz olmamış, tanıştan öteye gitmemisizdir- yüzüme eğilip adam hakkında kötü şeyler, hayır çok kötü şeyler anlattığında ayrıldıklarını şaşkınlıkla anladığım, bu cadı yakma merasimine konuk sanatçı gibi maruz kaldığım ve adamın yakışıklı prensten canavara dönüştüğü sürecin 'ben iyiyim o kötü' vurgusuyla harmanlanıp, taze çekilmiş öfkeyle demlendiği ateşin beni yakmasına şaşkınlıkla izin verdiğim an!
'O son lafı dinlemeyecektim abi' tadında bir 'akşamdan kalınmış' ertesi gün ayrımsaması gibi bu. Hani  "Ha s.ktir elektrik direğine sarılıp ağladım di mi lan ben bi ara?" gibi rezilce hatırlamalı ertesi gün anları yaşanır ya toplaşıp sızıncaya kadar içen insanlar arasında, onun gibi... Ve aynı zerhoş adımlarla ilerliyor bu yakından bakma hali; Kadının yüzü yüzümden uzaklaşıyor, sarı saçları griye boyanıyor , tam
'Sen niye tanımadığım birini sevmemi engelliyorsun ki yaşından başından utan bre zındıkkk!" diye çıkışacak oluyorum, saçları yeniden sararıyor, sonra kahverengiye dönüyor, küçük masum bir kızın parmaklarında dolanıyor , kız uykuya dalıyor... Başını okşayıp uzaklasıyorum , e artık başlamışken bütün rafların tozunu alıyorum. Temiz rafa yeni bir not ilistiriyorum: Adil olmak için ayrıntı bilmene gerek yok , haklının bağırmadığını duy yeter!

23 Temmuz 2015 Perşembe

Apolitik değil, Akötülük bir nesiliz biz...








Bize apolitik diyorlar… Demesinler!

Düalitenin taşlı çakıllı yollarında az gitmeyip uz giden ‘zıt’tın, gündelik yaşamlarımızda deney faresinden hallice dönenip duran biz fanilerdeki olumsuz çağrışımlarına rağmen, evrendeki yerini ‘kardeş okul’ sıcaklığında alan diğer ‘zıt’tan haberi olmasa da, insanoğlunun bir tarafta durması –ya da bir tarafa yakıştırılması-için her iki zıttan da haberdar olması gerekiyor bu açık. Anti demokratik olmak için demokrasinin ilkelerini, ateist olmak için tanrıyı, asosyal olmak -olmayı seçmek- için sosyalitenin ne olduğunu bilmek gerekir. Bu da net!

“Bu yıl ateizm çok moda abi, trend filan yaniiii!!!” iç sesleriyle sanal dünyalarında Allah’la ya da genel tanrı kavramıyla dalga geçen imaj abilere şifa dileyip geçer de, ateizmi konuşmadan yaşayan birini konuşturursanız, tanrının varlığına inandığı için tanrıyı reddettiğini anlarsınız. Neyi reddettiğini bilmeden reddetmek en trajikomiğinden cehalettir çünkü… Bu da hem açık hem de net!

Kutsal vikipedi apolitik için der ki Siyasi görüş ve olaylardan habersiz veya onlara kayıtsız kalan…

İsimlendirip sıfatlandırmaktan anlamaya fırsatları yok ama ben yine de buraya bırakıyorum bulunsun ; “Ne habersiz ne de kayıtsızız”:



Mısır’a akan timsah gözyaşlarına karışan salyaların çocuk bedenlere kanla karışık Ortadoğu yazdığını görmek için kurşun deliğinden bakıp komplo teorileri üretmek gerekmiyor. Politik” başlıklar açıp lacivert takım elbiselerle yazılan kötülük dolu senaryoların kanımızı nasıl emdiğinden haberimiz var! Ağaçlarımızı, tarlalarımızı, akarsularımızı, çocuklarımızı, güzel olan her şeyi nasıl öldürdüklerinden haberimiz var! Hiçbir şeyi hak ederek kazanmadıklarından, satılmış ruhların boş çuvallar gibi salındığı gecekondudan terk saraylarında, kendilerini bile kendilerinden çalarak yaşadıklarından haberimiz var. Allah’tan başka her şeyden korkarak nefes aldıklarından, saldırarak, can alarak, kıyım yaparak atmasını sağladıkları tavşan yüreklerinden haberimiz var. Yani o sizin politika dediğiniz şeyin politika olmadığından haberimiz var arkadaşlar! Biz ona ‘kötülük’ diyoruz. Doğru; Biz politika bilmiyoruz…Ama kötülüğün ne olduğunu biliyoruz. Bildiğimiz için seçmiyoruz, öldürmüyoruz, yok etmiyoruz. Biz onlarla aynı dili konuşmuyoruz ve konuşmak istemiyoruz. Kayıtsız değiliz, çaresizce ismini “ölümsüzdür” diye haykırdığımız ölülerimizin kaydını tutuyoruz, analarını anamız bilip kalabalıklaştıkça yetim kalıyoruz. Biz kötülük ne biliyoruz ama nasıl bu kadar kötü olabildiklerini anlamıyoruz. Keşke bu ülke topraklarında saygınlıkla politika yapabilecek ‘adam’lar olsaydı da bizler de apolitik kalarak nerde sabah orada akşam hayat bana güzel tadında yaşasaydık… Bize apolitik diyorlar, demesinler! Bizler akötülük nesiliz. Kötülük nedir biliriz ama ışığımızı korumaktan başka nasıl baş edilir bilmeyiz. Ne habersiz ne kayıtsızız… Biz, yani aslında hepimiz… doğanın, ışığın, yıldızların, güneşin, ayın çocuklarıyız! Biz kötüyle kötü olamayız. Kafamızı bir ekrana gömüp sabahtan akşama kadar insanlık dışı görüntüleri yine insanlık dışı dileklerin bedduaların eşliğinde paylaşmak ruhumuzun “duyarlılık” kadrosunu dolduruyor olabilir ama hiçbir çözümün altını doldurmuyor. Bununla, kendimizin ve çevremizdekilerin psikolojisini bozmamak adına bile bir an önce yüzleşmek lazım. Aynı nehrin kıyısındayız arkadaşım… Kötü adamlar çevremizi sarmış. Sen suya taş atarak kurtulalım istiyorsun ben güneşin doğuşunu izleyerek…Aynı kötü adamlar bütün ağaçlarımızı kesmiş, ikimiz de o “sal”ı yapamıyoruz Bir gün hepimiz aynı nehre karışıp aynı denize dökülüceğiz arkadaşım! Ya birlik olup sal yapalım, ya da taş atıp suyu bulandırmak yerine ışığa bakalım… Apolitik değil, Akötülük bir nesiliz biz…Sen, ben, biz, hepimiz! Kötülük nedir biliriz, baş edemeyiz!

14 Temmuz 2015 Salı

Bir Gün Herkes 15 Dakikalığına 'gerçek' olacak!

Son yıllarda sosyal medya sitelerinde hemen herkesin paylaştığı hangi sebzesin, nasıl bir gene sahipsin, ne ayaksın türünden testleri, çerez televizyon dizileriyle aynı kulvarda görüyorum. Her ikisi de insanları kendi yaşamlarından uzaklaştırıp, bir 'sanal' kimlik çıkartıyor ve insanlar da bununla tatmin olup pratikten gitgide uzaklaşıyorlar sanki. Herkesin yapmadan, emek vermeden, terlemeden olup oldurduğu bir  similasyonun içinde gibiyiz. Hayırlısı bakalım...



Hayatında bir kez bile yapmamış ve hatta hiç seyretmemiş olsa da dansı Flamenko,  ‘aslen’ İspanyol… dışı Japon bilim adamı, içi yazar…üstelik  Montaigne’i utandıracak kadar Fransız… ama sosyal medya (ç)alıntılarına isim yazmayacak kadar da arsız… Ruhu koala bıraksan evden hiç çıkmayacak ama tabi ki o bir balina…kedi gibi tetikte, köpek kadar gururlu… hissiyatta herkese fark atar, köy yansa bizimki saçını tarar …en iyi özelliği yardımseverliği ,yarama işe desen çişini tutar… Mevsim olsa bahar, içinde çiçekler açar  çiçek önünde açsa döner arkasına bakar… Kişiliğinin kokusu yasemin; ince narin nazenin,  dokusuysa melamin; mücadeleci, savaşcı, cesur, eğilmez, bükülmez, kırılmaz, öyle ya! Asil kanını taşıyor Japon asıllı, İspanyol fasıllı Fransız ceddinin… Zaman makinesiyle yol ayrımı çok ayrı, yanında kitabını isterse Antik Roma, diş macunu isterse Vahşi batı…ilk kez vahşi batılı Müslüman bilim adamları onaylamış demek ki diş eti sağlığını…

Baharat olsan sumak olurdun, sebze olsan kabak olurdun, başka bir meslek seçsen aşçıya yamak olurdun, olmamışsın sen kardeşim biz olmasak nice olurdun… Hallettiysek birinci kişiliğini, ikinciye geçiyoruz bağla kemerini… durduk yere şizofren yaratmak için hazırlamadık biz bu testi, baktığın aynaya kendim diyerek geçme tanı!, bir sen daha var senden içeri…  karizmatik bir rock yıldızı olmakla, anarşist ruhlu vendetta olmak arasındaki gel-gitlerin viskiyle çikolata arasındaki o çok zorlu tercihin… viski çikolatayla güzel olur dersen  pek renklisin, bol çevik kuvvetli, Molotof kokteylli, alevli meyve tabağı gibi olur ilk canlı konserin:) Renk demişken, baktın mı hangi renksin? İçi geçmiş gri misin, özgürlük timsali mavi misin? Gökkuşağı gibi çılgın mısın, siyah gibi bıkkın mısın? Sen ne dersen de, bizce sen turuncusun, içindeki baharat kavanozlarının arkasına saklanmış ‘bilge’nin rengi işte bu! Sen aynı zamanda bir bilgesin! Einstein’ı ezecek kadar zeki, karıncayı ezmeyecek kadar merhametlisin, bir mürekkep balığı kadar okur yazarsın… Neron kadar deli, Picasso kadar yeteneklisin…Tam bir lidersin, liplidersin, en lider sensin… Yediğin her yemeği, facebookta paylaşman görgüsüzlünden değil ; avını ,yavruları ve diğer hayvanlarla paylaşan bu aslan hayvanının ruhunu taşımandan ileri geliyor… Biz seni anlıyoruz, ama Zonguldaklılar anlamaz o yüzden senin şehrin Prag, yanına üç şey al gerisini bırak… 57’sinde öleceksin, 76’sında evleneceksin, istediğin sorudan başlayabilirsin, çabuk ol birader kendini bilmeden göçüp gideceksin…

10 Aralık 2011 Cumartesi

7 gece masalları




Eski bir köşke, bir konağa, derme çatma ağaç bir kulübeye bir pencerenin oymasına, bir cumbanın boyasına, bir bahçe kapısının kilidine vurulur insan. Ne mimarlık bilir aklın ne mühendislik, bir pencere durur orda, bir de sen, hem içinde hem dışında… Anlık da olsa eski bir yaşama ait oluverirsin, o pencereden dışarıdaki kendine bakar gülümsersin. Sonra bir el gelir; O senin aklının bilmediği hesapları avucunun içinden bile daha çok seven hoyrat bir el, alır seni o pencereden. Dışarıdaki senle vedalaşıp, son kez bakarsın içeriye girerken çalmadığın işlemeli kapı tokmağına. O el ki senin için, gelenin ayağındaki çamura kadar görüp fenalaşabileceğin kameralı ziller, çift camlı pimapen pencereler, deney faresi gibi göründüğünü bilmeden yayılıp oturduğun cam balkonlar… fanustan hayatlar yapmış sana da bu hayattaki rolünü bir iyi belletmiştir aslında. Ezberini bozduğundaysa kulaklarını çekmiştir mutlaka. Hani o “ her şeyi bırakıp deniz kenarına yerleşeceğim” demelerin var ya içki masalarında, kulağının acısına inat, çocuk öfkeni anasona yatırdığın, ezberinle ve belki her şeyle “boz” yaptığın en masum zamanlar işte. Ertesi gün öpücükle uyandırılmış çocuk gibi geçecek, öfken de, inadın da! Sonra bir gün sızlanmaların artacak, sızlandıkça kulakların biraz daha kızaracak, Seni, kendini seyrettiğin pencere nişinden kaldırıp, fanusundaki yerine yatıran eller ovuşturulacak ve sana sus payı pencereler kiralayacak. Mahalledeki en fiyakalı ve senin olmayan bisiklete ancak bir tur binebildiğindeki gibi tadı damağına bulaşmış ve hep orada kalacağını bildiğin bu ödünç yaşama açılan taş konakta 7 gece 8 gün tam pansiyon, çeyrek porsiyon tadımlık bir zamanın olacak, sen de sevineceksin(!) Ve bütün bunlar belki senin mutfaktaki ahşap masayı kapıcıya verip yerine “tasarım” kaygısıyla tuhaflaştırılmış o medefe masayı koymanla başlayacak da masada bir tek bu mevzu konuşulmayacak. Bilemeyeceksin! Evine üçüncü televizyonu aldığında pencereden bakmıyor olacaksın artık, “reklam arası” atıştırmalık konuşmalar yapacaksın kendinle. O da en iyi ihtimalle…
En iyi dilekler ve ihtimaller dahilinde olur da konuşursan, bir sor kendine olur mu; kişiliği, dokusu, rahiyası olan her şeyini nasıl teslim ettin o ellere ve şimdi ödünç de olsa alabilmek için neden bunca bedel ödüyorsun? Kendini hiç “aptal” hissettiğin olmuyor mu sırf bu yüzden mesela? Sanki ilahi bir emir almışçasına yaşlanmaya karşı direnişe geçmiş anti-aging amcalardan aldığın gazla organik beslenmek için İngilizce ambalajlı, Türkçe yemekler yapmaya çalışırken ve bunun için çok para öderken komik bulmuyor musun kendini? Mutfak tezgahındaki yumurta pişirme makinesini silerken HES inşaatlarına direnen insanları düşünüyor musun? Senin hikayenin de tavuk ve yumurta ilişkisi kadar kısır bir döngüyle yazıldığını fark ediyor musun? Aldıklarında verdiğini hatırladın mı verdiklerini alırken? Yüzünün kulaklarından arta kalanı da kızardı mı 50 yıl sonrası için? Eğer sormuyorsan bunları kendine, kulağındaki eli ittirmiyorsan öpmek yerine, şikayet etmeyeceksin. Bebek teni gibi incecik porselen fincandan içmediysen hiç, çay içtim demeyeceksin!

2 Haziran 2010 Çarşamba

İnsanların kanatları yüreklerinde!

photo by Matt Ucar




ve...
insanların
kanatları
yüreğinde...



"Geldi dört güvercin/suda yıkanmak için./Su mapushane yalağındaydı

/ve güneş/güvercinlerin/gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı. girdi dört güvercin/yıkanmak için/ suyun içine./ve kederli toprakta dört insan/baktı dört güvercine. güvercinler hep beraber/güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında uçabilirler/durdurmaz onları demir ve duvar/güvercinlerin yumuşak kanatları var./Ve kanatlar/şimdi burda, şimdi damın üzerinde./insanların kanatları yok/insanların kanatları yüreklerinde. Dört güvercin/güneşe varmak için/ yıkandı, uçtu sudan."

N. Hikmet

31 Mayıs 2010 Pazartesi

dupduru akmak...


Bir süredir yazmıyorum, daha çok yazılmışlar, söylenmişler üzerinde dolanıyorum. Mevlana'nın bu sözü bir süredir anneanne dizi tembihi gibi gelip gelip gidiyor... Huzur verici, bir o kadar da rahatsız edici bir söz; “Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel, bulanmadan dupduru akmak ne hoş, dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım” Akamadığımız, göçemediğimiz, emniyetli yaşamlarımıza nasıl sıkı sıkıya bağlandığımızı hatırlatıp insanın içini kemiren bir söz. Ben çocukken Şeb-i Aruz törenlerine giderdik, ya ben çok küçüktüm ya da gerçekten semazenlerin etek ucunda dönerdi dünya... Aklımda...

6 Mayıs 2010 Perşembe

watsu forever...


Watsu,
a portmanteau of water and shiatsu, is a form of body massage performed while lying in warm water
(around 35 °C or 95 °F).


The receiver of Watsu treatment is
continuously supported by the therapist while he or she rocks and gently stretches the body. Because it is performed in the water, the body is free to be manipulated and stretched in ways impossible while on the land.

17 Mart 2010 Çarşamba

WATSU "su güzel ediyor herşeyi..." :)

WATSU; ismini Water ve Shiatsu kelimelerinin birleşiminden almış bir terapi tekniğidir. 1980 yılında Harold Dull tarafından geliştirilen teknik, 36 °C ısısı sabit tutulan ve deniz suyu kullanılan özel havuzlarda birebir uygulanan bir şifa metodudur. Bu sıcaklık ve suyun hafifletici özelliği sayesinde, kişiye anne karnındaki rahatlık hissini veren WATSU, terapistin suyun yardımı ile yaptığı yumuşak hareketler ve uyguladığı shiatsu teknikleri sonucunda omurganın rahatca hareket etmesini, ağrı yaratan gerginliklerin yok olmasını ve hayat enerjisinin kolaylıkla akmasını sağlar...

24 Ocak 2010 Pazar

Uç uç…

photo by Caner CANDEMİR
Çocukluğumun yan bahçesinde “göz hakkı” dutlar üstünde buluşurduk onlarla en çok. Yazılarını değil de yalnızca resimlerini algılayabileceğim kitaplarda gördüklerimden daha heyecan verici ancak bir o kadar da bilinmezlerdi. Hakkında bildiğimi sandığım tek şey, dilek tutup uçurduğumda o dileğimin gerçekleşeceğiydi, ne zaman karşılaşsak ben Peter Pan’dım, uğur böceği de peri…
Bu saf bilinçsizlikle kaç uğur böceğine dokunduğumda öldü sanıp ağladım hatırlamıyorum ve kaç uğur böceğinden öldürdüğümü sandığım diğerini yaşatmasını diledim… Harflerin dünyasına girebildiğim ve evdeki hayvanlar ansiklopedisiyle tanışabildiğimde anladım küçükken peri katili bir Peter Pan olmadığımı. Masaldaki peri kadar olmasa da akıllı hayvanlardı uğur böcekleri ve korktuklarında bacaklarını gövdelerine çekerek ölü taklidi yapabiliyorlardı ve elbette bunu yaparken küçük bir çocuğa ölüm travması yaşatmayı amaçlamıyor, kendilerini küçük ama onlardan milyonlarca kat büyük o çocuktan koruyorlardı… O büyük boyutlu küçük çocuğun kendilerinden istediği tek şeyin “şans” olduğunu ve karşılığında terlik pabuç teklif ettiğini bilseler gülerler miydi acaba?
Ben büyüyüp giysilerim küçük kalana ve hatalarımla yüzleşmeyi öğrenene kadar, yapılmaması gereken bir davranışta bulunduğumda uyuma numarası yapardım; tecrübelenmiş bir savunmaydı bu uyu(ma)ma halleri; heyecandan göz kapaklarımı kontrol edemediğim yetmezmiş gibi, biri “uyumuyor” dediği zaman da gülüverirdim; şirin bulunur, gülünür ve ceza hafiflerdi. Yaşamsal evrelerimiz aynı sürmese de insanın bir tarafı her hayvana biraz benziyor. Artık ne zaman karşılaşsak, ben minik terlikleriyle cezadan uykuya kaçan uğur böceği, o ise hâlen bir peri…

14 Ocak 2010 Perşembe

E(K)MEK TEKNESİ

photo by Caner CANDEMİR


Gün ağarmadan evinden çıktı balıkçı. Sabah ayazını ‘rasgele umut’larla ve demli çayla karşıladı. Bir barmen, bir gece bekçisi ve bir taksi şoförü birbirlerinden uzak semtlerdeki evlerine döndüler, yorgun argın…Bir büfeci, gazete balyalarını açtı. Hademe, okulun kaloriferlerini yaktı. Bir pasajın kepenkleri gürültüyle açıldı. Bir evin kapısı zorlandı. Bankacı bir kız, bindiği otobüs arızalanınca işine geç kaldı. Evin kapısı biraz daha zorlandı. Biraz daha. Kapı açıldı. Bir fabrika patronu muhasebecisine, işçilere ödenecek maaşlar için talimat verdi. Bir emekli öğretmen caddenin köşesindeki yaşlı kadından piyango bileti aldı. Kapısı zorlanarak açılan ev boştu. Bir bakkal, veresiye defterini çekmeceye kaldırdı, elektrik faturasını ödemek için dükkânını yandaki terziye emanet ederek çıktı. Şık giyimli bir adam lostra salonunda oturup ayakkabılarının boyanmasını bekledi, genç çaycı, adamın çayını getirdi. Zorlanarak açılan kapı tekrar kapandı. Bir diş hekimi, sıradaki hastasına günaydın dedi. Bir kamyon şoförü hale mal getirince hamallar kamyona doğru koştular. Bir usta başı inşaatın tepesinden ‘iş başı’ diye seslendi. Bir aşçı, yaptığı yemeğin tadına baktı. Bir berber, günün ilk tıraşını yapmadan önce aynaları sildi. Tezgâhtar dükkânı süpürdü. Bir radyo DJ yi günün ilk şarkısını seçti. Boşken kapısı zorla açılmış ev artık boş değildi. Bir döşemeci eski bir koltuk için kumaş kesti. Bir sahaf siftah etti. Bir vatman, metro durağına yaklaştı. Bir öğretmen teneffüs zilini duymadı. Tersanede bir işçi öldü. Bir tüccar çok para kaybetti, başka biri kazandı. Artık boş olmayan evin davetsiz misafiri yatak odasına gitti. Bir garson sabah kahvaltısını götürdüğü masadan aldığı bahşiş için teşekkür etti. Çiçekçi, taze çiçeklerini suladı, çürüyenleri attı. Evdeki yabancı, yatak odasındaki dolaba ilerledi. Bir çömlekçi kuruyan çömlekleri için boya karıştırdı. Bir cerrah saatler sonra ameliyattan çıktı. Güvercin yemi satan adam üşüdü. Dönerci, terini sildi. Bir uzak yol kaptanı eşine kavuştu. Yabancı el, dolaptaki her şeyi yere attı; sonra çekmeceleri de. Bir başka kaptan eşiyle vedalaştı. Eskicinin sesi sokağa doldu, bir kadın cama çıktı. Fabrika işçileri vardiya değiştirdi. Gözlük tamircisi, bir gözlük daha teslim etti. Boş olması gereken evdeki davetsiz misafirin davetsiz eli bir çorabın içine sıkıştırılmış para tomarını cebine koydu. İki küçük altın kolye ucunu da diğer cebine. Gözleme satan kadın, yağ almak için ayağa kalktı. Postacı, bir adresi bulamayınca aynı sokaktan üçüncü kez geçti. Bir avukat, adliye binasının merdivenlerini çıkarken cübbesini giydi. Simitçi, kendine bir simit ısmarladı. Bir opera sanatçısı provaya başladı. Aynı davetsiz el, salondaki bilgisayarı ve CD çaları sırt çantasına yerleştirdi. Çanta diken bir adamın eline iğne battı. Bir kapıcı öğle servisini bitirdi. Bir boyacıysa evin son duvarını… Mimar, projesine kahve döktü. Kestanecinin tezgâhından çıkan duman, caddenin trafiğine karıştı. Evin kapısı bu defa zorlanmadan açıldı ve tekrar kapandı. Ev yine boştu. Bir psikiyatr, madde bağımlıları için bir yazı yazmaya başladı. Bir telefoncu, alet çantası belinde, bir merdivene tırmandı. Hemşire, bir ampulün ucuna fiske vurdu. Bir marangoz, planyasını çalıştırdı. Bir iş adamı, önemli bir karar verdi. Vapur gişesindeki memur bozuk paraları saydı. Bir makinist, filmi başlattı. Kalfa, eczacının söylediği ilaçları vermek için camekânı açtı. Alışveriş merkezindeki güvenlik görevlisi kızın gözü vitrindeki eteğe takıldı. Bir camcı, kırılan okul camı için macun kardı. Bir masör, ellerini yağladı. Bir site görevlisi koşarak bir arabanın kapısını açtı. Bir pilot, iniş için izin istedi. Otobüs muavini, radyodaki şarkıya eşlik etti. Bir mobilyacı, işkenceden çıkardığı sandalyeye vernik attı. Bir bankanın ışıkları söndü. Tekne, barınağa yanaştı; balıkçı evine, gün geceye döndü… Şehirde bugün de “biri”leri çok çalıştı. Barmen barın kapısını açtı, gece bekçisi üniformasını giydi, taksi şoförü evinden çıktı. Uzaklarda başka bir evin kapısı daha zorlandı. Şehirde, ‘karanlıkta çalışanlar’ ile ‘karanlığı kullananlar’ için iki ayrı gece daha başladı.

27 Aralık 2009 Pazar

derin mavilerdeki "AN"lar...

photos by Caner Candemir
Balıkçılar için kaçan balık "büyük" olur, balıkadam içinse "serüven"…
Bir balığın peşine takılıp, sürüklenip gitmek maviliklerde...
Her kayanın her kovuğun içinden geçebilmeyi istemek…
Kaçan "anlar" büyük olur derinlerde…
Iskalanan anlar, yarım kalan tatlar…
Henüz keyfi tam yaşanmamışken gözden kaybolan bir caretta kaplumbağa, ulaşamayacağınız bir kovuğa kaçan utangaç ahtapot, ihtişamını cömertçe sunarak size yaklaşan, sonra yüzünüze bıraktığı gülümsemeyle hızla uzaklaşan yunuslar…
Onlar uzaklaşıp küçüldükçe, yakınlaşıp büyür anlar ve gün batımı teknede paylaşılacak anılar…
Değişime başlamamış bir bebek "kalkan"dır sığ sulardan derinlere yolculuğunda sizi de çağıran…
Eşsiz bir şölenin davetlileridir balıkadamlar. Ve her "nazik" misafir gibi bu görkemli davetin ev sahiplerine özenli davranırlar. Matematikteki benzerlik sembolü gibidir Akyaların yan çizgileri, ama bir akya sürüsü geçti mi önünüzden sizi bile şaşırtır bir önceki sürüyle benzemezliği…
Her anın farklıdır tadı, her noktanın, her canlının, her geçişin, her salınışın. Bazen de "hiç"liğin, "sonsuz boşluğun" tadıdır bitmesin istenen, öyle bir an gelir ki her şey susar, sanki zaman ağırlaşır, yavaşlar. Yalnızca bedeni saran tuzlu sudur kalan. Her şey saklanmıştır derin bir maviye, balıkadamsa bu oyundaki tek ebe!
Bir gece dalışında buluşulur gökyüzündeki yıldızlarla derinde...
Yakamozlarla taçlandırılmış bir gecenin hem üstünde hem altında yıldızlar. Bu olsa gerek denge!
Bu simetrik ve görkemli kavuşmanın omurgasız tanıklarıdır denizyıldızları, planktonlarsa, böylesine hareketli bir gecenin yalnız, ıssızları…
Mürenler ziyafetin orta yerindeler geceleri, yeterince "nazik"se balıkadam, geçip gitmeli, zira gün ışıdığında ve kaya dipleri onları kucakladığında beslenme şansları olmayacak geceki gibi...
Sabah erken saatte orfoz yuvalarının önünde bir hareket bir kıpırdanma olacak, teknenin motoru sustuğunda, denizde aşk yeniden başlayacak...
Orfozlar bu aşkın hem dişisi hem erkeği...
Yüzyıllardır çözülemeyen bir denklemin her iki bilinmeyeni…
Barakuda'larsa tutkuludur ve uzaktan izlemektir bir barakuda sürüsünü, aşkların en güzeli!
Bu tablonun uçuk mavi tonlarıdır melanur'lar, dalış tam bitti derken ve vedalaşırken bir sonraki güne kadar ev sahipleriyle, aniden bir melanurya sürüsü sizi uğurlarcasına geçiverir önünüzden, zira onlar kıyıya yakın yaşarlar...
Bilir ama şaşırır yine de balıkadam…
Şaşırır, sevinir, heyecanlanır, coşar…
Dalış bitip de tekneye çıkıldığında, başka bir coşku başka bir heyecan sarar, demli çaylardan alınan ilk yudumla anlatılmaya başlanır o ‘büyük’ anlar…

ORTAK YAŞAM

Photo by Caner Candemir


Canlıların “güvende olma” ve “yaşamsal alan yaratma” güdüleri… İnsanların da, diğer canlı türlerinin de vazgeçilmez öncelikleridir aslında. Palyaço balığı, isminden de anlaşılacağı gibi görsel olarak neşeli, renkli, keyifli bir etki yaratan, görselliği animasyonlara bile aktarılmış, biz insanlarda yarattığı duygunun yanı sıra, naif, kendini derinliklerdeki tehlikelerden korumak için mücadele veren “küçük” bir balık türüdür. “Büyük balık küçük balığı yer” ve “Yuvayı dişi kuş yapar” şeklindeki atasözlerimizin de desteklediği gibi, palyaço balığının yaşamında da dişi balığın önemi hem üremek hem de grup yaşamını sürdürmek açısından çok önemlidir. Şayet grubun (ailenin) yetişkin dişi balığı bir büyük balık tarafından yenirse, ya da doğal seleksiyon dışında herhangi bir koşulda ölürse, ailenin en yetişkin erkeği cinsel organlarındaki faaliyeti durdurup, vücudunda var olan ancak faaliyet göstermeyen yumurta hücrelerini işlevsel kılarak yumurta üretmeye başlar ve böylece yiten dişinin yerine geçer. “Artık” dişi olan yetişkin erkek palyaço balığının yerini ise yüzde 20 oranında büyüyerek diğer genç erkek balıklardan biri doldurur. Üremek ve yaşamı idame ettirmek anlamında kendi doğaları gereği mücadelelerini sürdüren palyaço balıklarının evleri ise bu balık türünün bir diğer ismi olan “anemon”lardır. Anemon canlıları, duyargaları üzerinde bulunan yakıcı kapsüller sayesinde diğer canlılardan, anemon (palyaço) balıkları ise üzerlerinde bulunan saydam bir madde sayesinde diğer pek çok sualtı canlısının korunamadığı zehrinden korunurlar. Bunu yaparken de yine “hazırcı” değil “mücadelecidirler”, balıklar gövdelerini anemon canlısına yavaş ve temkinli dokundurarak zehre bağışıklık kazanırlar, kapsüller balığın üstünde patlar ve böylece bağışıklık doğar. Kendilerine doğal yapıları gereği “bahşedilmiş” koruyucu güçlerini, verdikleri yaşam mücadelesinde birleştirmiş bu iki canlı adeta bir elmanın iki yarısı gibidir. Şu ana kadar her şey anemon balıklarının lehine gibi görünse de, anemon canlıları da bu ortaklıkta son derece kazançlıdırlar. Tıpkı biz insanların bir evi yaşattığı gibi yaşatır palyaço balıkları anemon canlılarını… Çocukluğumuzun geçtiği, yetişkin dünyamızın rüyalarına giren evler vardır, oturulmadığında, yaşatılmadığında, bacası tütmediği, nefes alıp vermediğinde çürüyen, solan ve yalnızca rüyalarda kalan evler… Anemon canlıları sabit yapıları gereği, bir balığın peşinden yüzemez avlanamazlar, tıpkı evlerimizin kendini seçmeyen insanları içine alıp sahiplenemediği gibi… Palyaço balıklarının yaşamları boyunca en önemli yaşamsal faaliyetlerinden biri olan beslenme ihtiyacını karşılarken, anemon canlılarına cömertçe sunduğu besinler anemonların bacasının tütmesine fırsat sağlamaktadır. Bu; bir ortaklık, yaşamsal işbirliği, bir sessiz antlaşmadır ve biz insanların dünyalarından çok da farklı değildir. Her iki anlamda da “anemonlar” paylaşımın önemini varlıklarıyla ispatlarlar. Paylaşımlarınızın bitmemesi dileğiyle…


23 Temmuz 2009 Perşembe

BAK BİR DENİZ YILDIZI DANSEDİYOR :)


photos by Caner Candemir

Sualtında unutuyor insan… suyun yüzeyinde kalan her şeyi.., özellikle de çirkin olanları, susuz kalmışları, kuru ve soğuk anıları, hiç olmamış olmasını dilediği yaşanmışlıkları..sonra bir şarkı tutturuyor içinden.. henüz derinlere bile inmemişken, kendi derinlerinden bir ses bir nota geçiyor. Suyun içinden, su gibi! Düşünmüyor bile hangi şarkının daha güzel, daha söylenesi, daha çok sevilmiş ya da en çok paylaşılmış olduğunu. Yalnızca geçiyor insan, geçen ilk notayla birlikte kendinden… Balıklar mı daha şaşkın bakıyor kendisi mi bilemiyor, neye şaşırdığını da… bunun çocukluğundan kaldığını fark edip gülümsüyor.. sualtında bilmeden de gülebiliyor insan, sonra yine bilmeden, düşünmeden ağlayıveriyor. Balıklar aynı bakıyor ama insan hep, her zaman, inadına başkalaşıyor, sualtında kendi değişkenliğine tanık oluyor. Minik bir bebeğin kirlenmemiş yüreğinden az önce düşüvermiş gibi suya, suyla tanışıyor.. su deviniyor, insan duruyor..sonra dünya deviniyor, su duruyor.
Sualtında konuşuyor insan, evrenle, bilmedikleriyle.. en çok da kendiyle.. sen bir yetimsin deniz de gönüllü anne…
Susuyor insan bir daha hiç konuşmayacakmış gibi… bir daha hiç duymayacak ve hiç duyulmayacakmış gibi.. aldığı nefesten başka hesap bilmiyor , yapılmış hesaplarınsa defterini dürüyor, matematik bilmiyor, coğrafyadan geçiyor..coğrafya senden, sen kendinden!
Sen denizin içinden, deniz gözlerinden.. sen derinlerden, derin senin teninden..
Bir denizyıldızı dans ediyor, bitkiler raks ediyor, bir vals başlıyor sonra, müzik tam içinden geçiyor..Yanılmıyorsun o denizatı “sana” gülümsüyor. Küçük kırmızı bir balık çıkıyor karşına, o balık oluyorsun , Orhan Veli geliyor aklına canın rakı çekiyor, özlediğin bütün coğrafyalar bir şişeye doluyor, yazdığın mektuplarıysa artık balıklar okuyor.. Tonlarca mavisin şimdi, diğer renkler kör oluyor.. şarkı yarım kalıyor, başka tüm yarımlar tamamlanıyor.. Az önce dokunduğun kayalıksın sen artık, yaşam sana çarpıp çarpıp dönüyor, sen de yaşama.. bir daha.. saçların iyot, özlemlerin anoson kokuyor..

20 Temmuz 2009 Pazartesi


20 Temmuz2009. Doğum günüm bugün! Beni hayata getirmeye, yaşamınıza ortak etmeye karar vermenizin sonuçlandığı gün(çok akıllıca bir kararmış bence :).. teşekkürler anne ve teşekkürler baba! Var olduğunuz ve beni var ettiğiniz için sizi seviyorum.. İyi ki ailemsiniz..iyi ki ailem sizsiniz..

19 Temmuz 2009 Pazar

Resim Gibi...

Çok yakın bir arkadaşım keyifli bir sohbet sırasında dedi ki; "bütün kasabayı yıksak, sadece ağaçlara dokunmasak, bir ressam denizden, burayı nasıl görmek istiyorsa öyle çizse, sonra o çizime göre yeniden yapılsa kasaba.. binalar, bahçeler.. "resim gibi" bir yer olsa!.." çok heyecanlandı bunu söylerken, öyle içten öyle güzel söyledi ki, az sonra yıkım ekipleri işe başlayacak, ressam da boyalarını alıp denize açılacak gibi..
dedim ki; "yalnızca kasabanın değil ressamın da kaderini değiştirdin az önce.. ya hayalindekini ya da var olanı resimleyenlerden farklı olarak, hayalindekinin birebir hayata geçmiş halini görebilen ilk ressamı yarattın..düşünsene ne kadar muhteşem birşey olurdu ressam için" bunu söylerken kasabanın değişimi yitmiş,benim egolarım şişmiş, kendimi yalnızca o ressam olarak düşlemiştim sanırım. Sessizlik oldu..
"keşke yalnızca bir hayal olmasaydı benimki!" dedi. Ressam umurunda bile değildi, aklında yalnızca cümleye başladığındaki gibi, doğup büyüdüğü bu yerin nasıl "resim gibi" olabileceği vardı.. 'O', resmin 'içinde' olmak, orda kalmak istiyordu... Hayalinden uzaklaşmayan insanlara saygı duyuyorum. Hayallerimin en gerçekleştirilebilir olanlarını bile neden gerçekleştiremediğimi hatırlattı bana. "Maymun iştahındaki" açlığımı hissettirdi.. Hayal edileni çeşitlendirmekle, ondan uzaklaşmanın farkını düşündürdü.. Bulunduğum yerde mutlu olup olmadığımı, değilsem nerde olmak istediğimi, bunu gerçekten bilip bilmediğimi? Gecenin sonunda ne kasaba ne de bir ressamın kaderi değişti belki ama ben artık orda yaşamak istemediğime karar verebilmiştim, belki de ilk kez cümlesini kurabilmiştim, nerde olmak istediğime ise yola çıkınca karar verecektim...Çıktım da.. iki senedir hayalini kurduğum birşeyin projesini yazmaya başladım, son bir haftadır yalnızca bunun üstünde çalışıyorum ve müthiş keyif alıyorum. Hayalimin kağıt üstünde şekillendiğini görmek, bunun için heyecan duyarak uyanmak, nerde olarak iyi hissettiğim konusunda uzun zaman sonra fikir sahibi olmak, hayalimi çeşitlendirmek ama uzaklaşmamak.. işte bu beni keyiflendiriyor. Bütün bunları bilmeden sağlayan arkadaşımı ve sohbetiniyse çok özlüyorum..

Senden öğrenecek çok şey var...

- yoruldum baba!
- "durma" hakkını kullan..
- insanlar bu kadar hoyrat olup, nasıl yaşamlarına kolayca devam edebiliyorlar?
- bunu sen düşünmemelisin.
- ama onlarla ilişkili olan benim, kim düşünecek ?
- kimsenin pişmanlığı seni değiştirmez, "belki" onları değiştirir, tıpkı dualarımızın tanrıyı değil bizi değiştirdiği gibi!

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Uzamış katil dişleriyle avının boynuna doğru koşan bir çita kıvraklığıyla sarıldı boynuma. Bu sarılmak değil resmen insanı tuşa getirmek be!
“Yurdagüüüül! Nerelerdesin? Telefonunu ne zaman aradıysam servis dışı mervis dışı diyor, kayboldun be kızım.” diye kişnedi tükürük içinde bıraktığı yanağımla kulak memem arasındaki bir yerden rujlu dişleriyle beni yutacakmış gibi açtığı çürük kokulu ağzını uzaklaştırırken.
Davranamadım işte, ne diyecektim ben şimdi bu somon balığı suratlı kadına? ‘Aaa sahi mi? Ben sana yeni numaramı verdiğimi sanıyordum. Ben de seni aradım telefonun kapalıydı evden de aradım cevap vermedi’ mi diyecektim? Hatta pişkinliğimin sınırlarını zorlayıp ‘iş yerinden de iki defa aradım her defasında ‘şimdi çıktı’ dediler” mi diyecektim?
‘Hıı..’ demekle yetineverdim. Ama O, somon balığından beklenmeyecek bir atiklikle sanki benim başladığım –aslında başlamadığım- cümleyi sürdürüyormuşcasına silik sönük çıkartabildiğim ‘Hıı’nın peşisıra konuşmaya devam etti;
“Hııııı tabi ya! kızıım Asuman da düştü senin peşine, Enver’i arayıp yeni numaranı sormuş O da bilmiyormuş, insan bi aramaz mı aşkolsun,biz de geçengünasumanbirsengoncaenverservetfilanhepbirliktemezunlarpartisindensonrabireriçkiiçmekiçin............”
Susmazdı bu kadın ve ben davranamayarak başladığım boş bulunmuşluk içinde ipleri eline vermiştim bir kere, bir oksijenlik ara verse de ben de üstüme yakışıp yakışmayacağını bile sorgulamayacağım bir pişkinlikle ‘Canııım ah keşke ben de aranızda olsaydım çok özledim seni ay du ben senin numaranı alıp çaldırayım seni, şimdi benim de acil bir randevum var yetişiyim..’filan deyip de numaramı bile vermeye razı olarak koşsam yanından ve O’nun beni balık bakışlarını üstüme dikerek gıcırdayan sesiyle taciz edemeyeceği bir köşe başında dursam...
Gene davranamadım işte...ne ahlaki değerini sorgulayacağım bir pişkinlik içinde saatime bakıp ‘canııım’ başlıklı replikler savurdum ne de söylediklerinden bi bok anlayabildim.Ancak boka bakar gibi baktığımdan emin olarak gene ’hıı’ diyebildim. Ne istiyordu benden? Görüşmeyi çok isteyen bir insan olsaydım aramaz mıydım bunca zaman? O’nu, Asuman’ı, Enveribirsenigoncayıvemezunlarpartisinintümahmaklarını? Aramaz mıydım? Telefonum, o telefonunun o nadide tuşlarını tuşlayacak nadide parmak uçlarım, o parmak uçlarının bi mesafe ucunda buna hükmedecek bir beynim yok mu benim? Var! Ama karşımdaki röfle kafanın bunu düşünecek kadar aklı yok ve bu akıl noksanlığı hiç de ihtiyacım olmadığı halde şu koca caddenin koca kaldırımında koca kıçımı saklambaç oynarken ebelenmiş müstakbel ebe bir çocuk gibi kımıldayamadan bu yağlanmamış sesi dinlemek zorululuğuna terk ediyor! Hadi Yurdagül madem rakibin senden akıllı değil yap o zaman numaranı, bir daha nefes almak için vereceği ilk es de ses tellerine kuşlar kondurup kuş gibi uçuver kuş yuvası saçlarının altında manasız bakan iki koca deliğe sahtekarca gülümseyerek..
“Tamam mı kız?Gelcen bak söz di mii?”
Tam sırası işte, soru sordu yani cevabı duymak için sustu ‘tamam’ diyceksin ‘aaa ne demek tabi söz ayol’ diyeceksin. ‘hadi o zaman görüşürüz öptüüm’ diyeceksin ve fakat mümkünse öpmeden telefon alışverişini de hatırlatmadan pırrr kuş gibi...
“Tamam mı dedim k......Aaaa bak ayol kim geliyor valla bugün ballı günündesin hihi hihi” diye kikirdeyerek ojeli pençelerini ‘hadi gene iyisin’ yılışıklığıyla omuzuma geçirdi ki ben bu sırada bufolo sürüsü gibi üstümüze gelmekte olan kalabalığın içinde, pençenin sahibi tarafından piyango talihlisi muamelesi görmeme vesile olarak ‘bak kim geliyor’un kim olduğunu seçmeye çalışıyordum. Yok artık bu kadarı da fazlaydı. Yavşak gülüşüyle salyaladığı ağzını ‘vaayy’ der gibi çarpıtmış, elindeki sigarayı hızla yere atıp ekose ceketinin içindeki kolunun birini omuz hizama kadar kaldırmış, nikotinli elini ise belime dolanacak bir koala gibi pozisyonlayıp yampiri adımlarını sürüyerek yaklaşmakta olan herif Enver’di. Ballı günümdeymişmişim! Ne balı ne günü ya? Karıya bak, yıllardan beri kaçım kaçım kaçtığım şu tütün çuvalıyla karşılaştık diye beni benim adıma talihli ilan etti. Ben bunu almasam da teselli ödülüne razı olsam...Ya da kutumu açsanız sayın röfle kafa arkadaşım hı? Sonra da o taze açılmış kutuya şu çarpık bacaklı, şu erkek demeye bin şahit ister şu çok değerli şans ölçer arkadaşınızı da alıp girseniz ve ben sizi çoook uzak bir coğrafyaya hizmet götüren bir kargo uçağıyla parası neyse verip göndersem? Hı? Nasıl olur? Bu yavşak şimdi ayağını sürüyerek geliyor ya bakalım daha ne şanslar gelecek başıma! Ama durun benim adım Yurdagül’se ben de size yenilmem kardeşim, ölmedim ben daha!!
“Aaaaa Enver !”diye mıyıldadım memnuniyetsiz bir sesle.
“Enver ya! Hatırladın mı kız sen benim adımı? Hayır uzun zamandır güzel yüzünüze ve sesinize nail olabilmiş şanslı bir arkadaşımızdan haberini dahi alamadık da..hani diyorum adımı bile unutmuş olabilirdin neyse buna da şükür heheh heh” Bu o çitanın aynı mıydı yoksa benim kabusumdaki kadrolu oyunculardan bir diğeri mi? Aynı salyalı öpücük aynı kulak mememle aynı yanağımın aynı arası..ama bu dil daha çatallı..bak nasıl da laf sokuyor pezevenk.
“Ay gitme bu kadar üstüne Enver’cim, kızcağazın kendine göre dertleri varmış ondan arayamamamış işte Aaa. Hem bak kavuştuk işte ne güzel di mi ama?”
Haydaaa kesin manyak bu kadın! Yahu beni hiç konuşturmadın ki nerden bildin derdim olduğunu? Mezunlar partisinde acar muhabir hevesiyle edindiğin onun eteği bunun küpesi o boşanmış bu evlenmiş kimin eli kimin cebindeymiş, cepler nerelerindeymiş haberlerini, kamera arkasından sıkılıp da patron torpiliyle ana haber bültenine çıkmış konuşamadığından bihaber spikerler gibi döndürüp döndürüp anlatırken araya sıkıştırdığım iki adet ‘hııı’dan mı vardın derdim gücüm olduğu sonucuna be kadın! Hayır şimdi öbür çatal dilli fırsatını bulmuş ya ilgi yapacak aklı sıra, şevkatli arkadaş ayaklarına yatacak, daha bir kendinden emin yılışacak, hemen duruma el koy Yurdagül yoksa başına gelecek var.
“Yok canım derdim filan yoktu nerden çıkartıyorsun Serpil durduk yere laf çıkartma şimdi dert deyip de dert toplama başımıza” dedim en soğuk olduğunu düşündüğüm sesimle. Yüzü attı ama buz pistinde düşüp de daha fazla puan kaybetmemek için aniden kalkıveren patenciler gibi toplayıp sırıtmasını yapıştırıverdi yüzüne ve omuzumda rahat edememiş olacak ki bu sefer sol bileğimi kavrayarak kişnedi “Ay Allah seni ne yapsın e mi kız hahah hahah, biz de biliyoruz heralde seni Enver’in şerrinden koruyalım dedik fena mı ettik ayol hahah”
“Anlasana Serpil’ciğim arayamadım değil aramadım diyor arkadaşımız kibarca! Bizi gördüğüne çok sevinmiş gibi bir hali de yok bana sorarsan yoksa ben mi fazla alınganlık ediyorum?” diyerek cam göbeği gözlerini cümlenin sonlarına doğru Serpil’in üstünden ‘hadi bakalım ne cevap vercen ben böyle sıkıştırırım adamı ’edasıyla kaydırarak bana dikmişti Enver. Sıkıştırsındı ne yapayımdı yani ben zaten onları gözden çıkarttığım için aramıyor değilmiydim bunca zamandır? Şimdi kibarlık yapmanın sahtekarca davranmanın ne anlamı vardı ki? Dosdoğru doğruları söyleyeydim, diyeydim ki şimdi ‘evet yani Serpil, Enver haklı yani sen de anla canım be, o manikürlü pençelerini de geri al bileğimden gideyim’ diyeydim ne güzel olurdu. Düşün bakalım Yurdagül ne kaybedeceksin? Hani zaten kayıp olsunlardı ya onlar! Yok olsunlardı.. çık olsunlardı ya hayatından!
“İşlerim yoğundu Enver!” diye bir ses duydum dişlerimin arasından. Kaldığı yerde kalmaya mahkum somon balığı gıcırdadı. “Bak kız işte ‘iş’ de bir dert değil mi doğru söylemişim hahahah hah”
“Öyle olsun güzelim o zaman yeni numaranı bahşet de işlerinin olmadığı bir gün için randevu alalım hııı?” bu çıkan son ‘hııı?’ öyle sündü öyle uzadı ki sanki kulağım yerinden çıkıp Enver’in çarpık ağzına çarpıp geri döndü. Bu ani çarpışmayla birlikte göz çukurlarımdan girip beynime doğru hızla yol alan ve çığ gibi büyüyen bir ışık topu, kulaklarımdaysa Serpil’in sesini bile özletecek basınçlı bir uğultu duydum sanki. Çok sık sağlık problemi yaşayan biri olmadığımdan belki de, tansiyonum düşüyor muydu yükseliyor muydu ayrımsıyamıyordum ama gözlerimin karardığı kesindi ve bir süreden beri şu ikisi yüzünden kıpırtadamadığım koca kıçım, koca caddenin koca kaldırımına daha yakındı galiba.
“OLMAZ!”
“Hı?”
“Hı?”
Bu bağıran ben miydim? Öyle olsam bu ‘hı?’ güftesiyle ikili kanon yapan iki salak bana bakıyor olmaz mıydı? Bana mı bakıyorlardı sahi? Hayır! Benden tarafa ama bana değil! Arkamda bir yere hem de çok yakınımda bir yere bakıyorlardı. Biraz yana hamle yaparak önce kafamı sonra vücudumun üst kısmını geriye doğru çevirdim. ‘Pardon siz kimsiniz’ diyecektim ki...
“Merhaba Canım!” dedi herifin biri, gözlerimin içine bakarak. Olsundu iç sesimi kesmiş olabilirdi ama bu bir engel değildi. Şimdi sorabilirdim kim ve neyin nesi olduğunu..ayrıca nerden canınmışımı..Bi gayret soluğumu der top edip;
“Pard...”
“Pardon” dedi tükürüklü arkadaşlarıma(!) bakarak. “Kendimi tanıtmadım, ben bu güzel hanımın kocasıyım”
“Hı?”
“Hı?”
“Hı?”
Bu çok sesli kanonumuzla ‘biz’ oluvermiştik bu iki salakla ama n’apaydım ben de onlar kadar şaşkındım.
“İsmim Mert” gözleri tekrar bana döndü “Bekletmedim ya hayatım?” Es vermeden ve ağzımı bile açmama fırsat vermeden devam etti onlara bakarak “.. ve nezaketsizlik yapmak istemem ama bu güzel hanım artık yalnızca ‘bizim’ ortak arkadaşlarımızla görüşecek, size ters veya bağnaz bir düşünce gibi gelebilir ama evlilik kurumuna bir parça saygınız varsa sanırım ‘biz’i anlarsınız” Haydaaa bu iki korist tükürük hokkasından sonra bi de ne idüğü belli olmayan bu adamla ‘biz’ oluvermiştik durup dururken. ‘Teker teker gelin ulan’ diye nara atsam.. ama dur en azından bu öpmemişti ve kulak memem bu durumu önemsemiş olacak ki tatlı tatlı kaşındı, kafamı yere doğru eğip kulak mememi kaşıyarak olup biteni anlamak için vakit kazanmaya çalışırken az önce ‘biz’ oluverdiğim Mert konuşmasını aynı sakin ama emreder ses tonuyla sürdürdü; “Hadi hayatım arkadaşlarınla vedalaş da gidelim, annemi çok beklettik” Annen? Ben bir yetiştirme yurdu bebesi olarak bir anneye sahip olmadığıma göre geriye sadece bir anne kalıyordu o da O’nun annesi. Ayaküstü bir koca bir de kayınvalide sahibi mi olmuştum yoksa biri beni çimdiklesin miydi? Neydi bu ya? Niye ben dönüp az önce listesini yaptığım soru sağanağında boğmuyordum ki bu adamı? Beni bu sorgusal cinayetten alıkoyan, sevgili arkadaşlarımın(!) yüzündeki, kameraya alsam başa sarıp sarıp seyrederken güleceğim, hayatım boyunca görüp görebileceğim en salak ifade miydi? Kesinlikle! Ne olacaksa olsundu. Bu adamın annesi pardon kayınvalidemi bekletmek olmazdı.
“Hoşçakalın arkadaşlar” dedim, mahalle arkadaşları hala sokakta oynarken annesi tarafında eve çağırılmış mahçup çocuk ifadesiyle.
“Tamam Yurdagül mühim değil” dedi Serpil. “Kendine iyi bak sıkma canını hiçbir şeye”diye devam etti
“Hı hı” diye bilmiş bilmiş onay verdi Enver, ikisinin de yüzünde hapishaneye görüş gününe gitmiş mahkum yakını ifadesi vardı. Sesleri teselli doluydu.
“Siz de kendinize iyi bakın”dedim az sonra hücresine dönecek olanın bakışlarıyla; son kez kuş yuvası altı ve engerek üstü gözlere bakıp ezik ezik gülümseyerek
“Hadi hayatım” diyerek çekiştirdi ‘biz’ olduğum Mert. Koluna girdim istemsiz bir kol kası hareketiyle. Birlikte koca caddenin koca kaldırımında benim kocaman, onun dar ve seksi kalçalarını senkronize hareketlerle sallayarak yürümeye başladık. Yaklaşık kırk dakikadır esir alındığım yerde şaşkın şaşkın arkamızdan baktıklarına emin olduğum iki tükürük bezinin bizi gözden kaybettiklerine kanaat getirdigim bir yerdeydik ki oraya kadar bu adamla, kocasıyla gece gezmesinden dönen ev hanımları gibi üstelik de hiç bir şey sormadan ve konuşmadan geldiğimi farkettim. Evet ama ne işim vardı hala onun deri ceketli deri kokan kolunda? Kötü bir rüyadan uyanmışcasına bir hışım çıktım kolundan. Artık konuşma ve sağanak soru sırası gelmişti.
“Evet Mert efendi,- tabii adın buysa- kimsin, ve her ne kadar işime yaradıysa da deminki şovun neyin nesiydi?”... “Haaa tabii bir de nerden ‘canın’ oluyor muşum? “Haa ayrıca sen kim oluyorsun da...”
“Ne diyorsun Yurdagül hadi annem bekliyor şakanın oyunun sırası değil zaten çok yoruldum bugün büroda. Yarına da bir araba dolusu iş kaldı zaten. Kafasız Metin bütün nakliyeyi bombok etti, Kazım bey sinirlenip erkenden defoldu gitti, valla yarın gece yarısına kadar zor kotarırım ben bu işi, o yüzden hiç oyun oynayacak halim yok lütfen!”
Ne anlatıyordu bu adam ki? Ne Metin’i? Ne Kazım’ı? Ne nakliyesi? Hangi gecenin hangi yarısı? Ne lütfeni ne oyunu???Ne be?
“NE BE?” işte bu sefer bağıran bendim ve karşımdaki tek muhatap göz bana bakıyordu. Göz de gözdü hani keskin bakan ama yumuşacık ela harelerle taçlandırılmış bir çift uçurum...içine düşmemek mümkün değildi. De.. kimdi bu gözlerin seksi kalçalı sahibi Mert? Niye bana hikayeler anlatıyordu?
“YURDAGÜL!” Aha işte O da bana bağırıyor. Kim oluyor ki bana bağırıyor hem adımı nerden biliyor bu herif ya?
“Oooo adımı da biliyorsun demek!, bırak masal anlatmayı da kimsin onu söyle be adam!” Soracaktım tabii...yolda apansız koluma girmiş beni oyunumun orta yerinde eve çağırmış ,götürmek isteyen yabancı adama soracaktım kim olduğunu..hakkımdı..
“Yurdagül gene mi?” Ne ‘gene mi?’ idi acaba ne diyordu yahu?? Kafamın içi kazan gibi oldu bir anda bitsindi artık oyun moyun bir yere kadardı yani!
“Ne gene mi? Ne diyorsunuz anla...”
“Hayatım tamam sakin ol, arabayı otoparka bıraktım az kaldı binicez, ilaçlarını da aldım arabada, az sabret hadi gülüm n’olursun valla az kaldı”
“Hı?...”
Gözümü açtığımda adam, yani adının Mert olduğunu söyleyen Mert, yani kocam, yani çok beklettiğimiz kayınvalidemin oğlu olan Mert, arabayı, tam göremediğim için, ışıkları birbirinin içine geçmiş bir sitenin önüne parkediyordu.
“Neresi burası?” dedim. Türk filmlerinde içkisine ilaç katılıp kötü yola sevk edilen masum kızın kameraman tarafından gözü nasıl görür ve neler sorarsa öyleydim işte. Çift görüyor, nerde olduğumuzu soruyor ve buraya nasıl ve niye getirildiğimi merak ediyordum. Sahi bir şey içmiş olabilir miydim ve bu Mert o içkime ilaç atmış olabilir miydi? Annesi kimdi? Aliye Rona mı?
“Hadi hayatım bi gayret birazdan evinde olacaksın”
“Hı?” Ne eviydi bu şimdi? O filmlerdeki o kötü evlerden biri miydi? Gitmezdim valla. Bu adam beni şuracıkda kesip gebertse de gitmezdim. Gidip de vesika mesika takıştıramazdım künyeme.
“HAYIIIIIR, ÖLDürsen gitmem...” Sesim gitgide kısılıyordu sanki, soluk boruma eşek arısı kaçmış da nerden sokacağına karar veremediğinden dolanıp duruyormuş gibiydi. “...gitmem...”
“Canım, sevgilim hayatım! Hadi işte uğraştırma beni bak yorgunum dedim di mi? Annem de çatlamıştır meraktan hadi yavrum az kaldı, arabadan çık asansöre kadar kucağımda taşıyacağım söz.”
Taşıyacaktı tabi, madem evlendin gelini kapıdan kucağında geçireceksin be adam. Offf ne düşünüyordum ben böyle ya içinde olmadığım bir evlilikte aslında kocam olmayan kocamdan romantizm mi bekliyordum?. İyice kafayı yedin kızım Yurdagül, bu herifte haddini aştı ama hadi ver şunun ağzının payını da in şu arabadan git kendi evine bir duş al unut olanları...di mi ama?..peki evim nerdeydi? Yani kocam olmayan kocam Mert’in beni getirdiği ev dışındaki ve içinde onun annesinin olmadığı evim nerdeydi? Hangi semtte? Hangi caddede? Hangi çıkmaz sokak?....?....?
“Hadi bir adım dahaaa hooop afferin benim canımaaa” derken kucaklayıverdi beni Mert, kucağında ‘ben’le yüzseksen derece geriye dönüp arabasını kumandayla kitledi ve açımızı üçyüzaltmışa tamamlayarak sitenin girişine yöneldi, bir kaç adımdan sonra durup tekrar üçyüzaltmış derecelik bir dönüş daha yapıp; “Bak bitanem gördün mü geçiyor işteee evimize giriyoruuuuz” diye şımardı çocuğuna hoppacık yapan baba edasıyla.
“Aman da uyanmış uykulardan benim tombik gelinim! “
“Hı?”
“Kızım valla korkuttun gene, ruh gibi geldin eve ayol, yarı baygındın, Mert taşımış seni arabadan yukarı kadar, ben de seversin diye çerkez tavuğu yaptıydım yiyemedin. Neyse şimdi yersin..yersin di mi kızım?”
“..?”
“Anneeee!”
Bu ne şimdi? Tamam bu kadın benim kocam olamayan kocamın annesi muhtemelen ve buna göre benim de annem olmayan annem ama bu seslenen ben miyim?
“Anneee bak babannem bana şampiyon almış” Bu velet de nerden çıktı şim...
“Amaaan ölme e mi sen şampuan diyo aklı sıra, dün markete gittiydim öyle üstü cicili bicili ördekli civcikli görünce dayanamadım aldım, lafı mı olur kızım bakma sen çocuk işte...”
Allahım şimdi yangın var diye bağırıcam yaa! Bu velet benim çocuğum mu şimdi? Yok canım niye olsun ki? Ama anne diyo piç kurusu, buz gibi ‘anne’ diyo gözümün içine bakıp bakıp!!! Kız mı bu? Yok yok saçı uzun da...değil galiba...beş vardır bunun yaşı...bilemedin dört...banane yaa ben mi doğurdum kaçsa kaç!
“Kızım? Az biraz koyayım mı çerkezden? Kaç saattir uyuyorsun, acıkmışsındır be tombişim ha?”
İyi midir nedir kadın ya! Beni de seviyor mu ne? Valla pek de güzel olur şimdi bir çerkez tavuğu hani..sahiden de, kaç saattir uyuyorum ki ben? Acıkmışım. Ama şimdi tamam ver yiyeyim desem kadın sanacak ki; ‘kocam olmayan kocam Mert’in annesi’ni annem olarak kabul ettim bir de üstüne üstlük çerkezini yiyorum...e öte taraftan karnım ispanyol çingenesi gibi;durduğu yerde durmuyor, her an şu annem olmayan annemin yada çocuğum olmayan çocuğun kafasına bonkörce safra saçabilirim.
-“Olur”
Bu kadar içten bir kadına verebileceğin cevap bu mu Yurdagül? ‘OLUR!’ Sanki Hürrem Sultan’sın da yatağına getirilmesi teklif edilen kahvaltı için onay veriyorsun. Oldu mu be kızım? Yakıştı mı ki sana? Yaşlı ton ton bi kadın karşındaki, Hürrem’in yanaşması değil! Kırma işte gönlünü.
“Olur...anne”
Neeeeeeeeee? Ne dedim ben yahu? Yetimhanede büyümüş Yurdagül, bunca senedir yurttaki bütün bitlilerin taparcasına sevdiği ve ‘Anne’ aşağı ‘anne’ yukarı siftiklendikleri yurt müdiresi Kamuran Hanım’a bile ‘anne’ dememiş Yurdagül! Bu kadına; yani,’kocan olmayan kocan Mert’in, gözleri uçurum, kalçaları seksi Mert’in’ annesine ‘anne’ mi dedim? Yok artık!
“Anneeeeee!.....Ayşecan da yesin mi?”
Bir de Ayşecan mı çıktı başımıza? Allah bilir o da öbür çocuğumdur!
“Ayşecan?” diyebildim ezik ama meraklı bir sesle, duyacaklarımdan ben de korkuyordum ama...
“Ayşecaaaaan...” diye vızıkladı tekrar, Mert’in çocuğu, bu kadının torunu, ve benim...offff çocuk işte ‘Ayşecaaaaaaan’ mış! Cevap mı şimdi bu, ne biçim eğitmişim ben bunu!.....gene saçmalamaya başladım. Niye ben eğitmiş olayım ki hayatımda ilk kez gördüğüm elin sümüklü veledini? E ama bana anne diyor...Bu kadına ‘babaanne’ diyor, babaanne dediği kadın bana ‘kızım’, o kadının oğlu da ‘karıcım’ diyor....Da ben kime ne diyeceğimi bilemiyorum, şu çerkez tavuğunu baylansam biraz kendime gelirim belki, ondan sonra da markete filan diye çıkıp....
-“Ayşecaaaaaan ay-şe-caaaan” bak bi de heceliyo velet! Anneye salak muamelesi yapıyo terbiyesiz, kesin babasına çekmiştir bu! Yok yok benim filan değil bu çocuk. Biz bi tanesini bulamayalım yetimhanelerde büyüyelim, bu sümüklü, babaanneye bonus bi de anne edinsin, sonra da daha sümüğünü çekemezken ağzını gevrete gevtere çemkirsin..Terbiyesiz!
-“Anneciğin yemeğini yesin ‘Ayşecan’a da yedirirsiniz Emir’cim, hadi sen git oyuncaklarını topla şimdi hadi güzel evladım” diyerek, adının Emir olduğunu öğrendiğimiz, ilerde feminen eğilimleri olması muhtemel veledi odasına göndermeye çalışırken bi yandan da, az sonra mide asidimin göbek deliğimden fışkırmasını önleyecek olan çok sevdiğim konusunda yanılmadığı çerkez tavuğunu acele etmeden tabağa servisliyordu. Acele etsindi, yiyeydim ve gideydim bu evden biran önce. İyi de nereye? Amaaan onu da o zaman düşünürüz, afiyet olsun Yurdagül götür kızım çerkezi..
-“Afiyet olsun kızım” dedi, iç sesime eşlik eder ve yine gülümser bi sesle yaşlı, tonton, beni sevdigi anlaşılan, oğlumun babaannesi, kocam Mert’in annesi, benim kayınvalidem olan, hayatımda hiç görmediğim, çerkezi yedikten sonra da bir daha hiç görmeyeceğim tatlı kadın. E madem bir daha görmeyeceksin, içten bir teşekkür et bakalım kadına Yurdagül, hem böylece az önceki kabalığını da telafi etmiş olursun.
-“Çok teşekkür ederim annecim, harika olmuş sahiden ellerinize sağlık” Gene vur deyince öldürdüğüm bir an daha işte! Hadi kadının gönlünü almak için anne dedin de o –cim ekine ne gerek vardı yahu, utanmasan sahiplenip, kalacaksın bu evde, neyse söyledik bi kere, hem bak nasılda parladı kadıncağızın yüzü, mutlu ettin fena mı işte?
-“Kızım biz Emir’le alışverişe gidiyoruz, sen de yemeğini yedikten sonra biraz daha kafanı dinlersin biz gelene kadar, var mı bi istediğin dışardan güzel kızım?”
Ay iyi bu kadın sahiden ya! Valla annem olsaymış ne güzel olurmuş. ‘Yok sağolun ben siz çıkar çıkmaz sıvışacağım nasıl olsa’ denmeyeceğine göre, durumu idare edecek ama kibar bir cevap vermeliydim;
-“Çok sağolun annecim, ben sizi kapıya kadar geçireyim” dedim, böylece gözümü açtığımdan beri ayrılmadığım bu salondan sokak kapısına nasıl gidilir görmüş olurum, kaçıncı kattayız acaba?
- “Sen yemeğini ye güzel kızım rahatsız olma”
- “ Olsun olsun hem hareket etmiş olurum, tutulmuş her tarafım” diyerek ayağımın ucunu kanepenin köşesinde duran ve benim olduğunu düşündüğüm terliğe doğru hedefleyerek, bir bacağımla kalkış hamlesi yaptım, dirseğimle, kanepenin arkalığından güç alarak kendimi öne ittirmeye çalıştım. Ters giden birşey var, yapamıyorum, kalkamıyorum yerimden, bacaklarım yalnızca hareket komutunu algılıyor da, vücudumu taşımayı reddediyorlar gibi...
- “İyi misin kızım? Kalkma dedim ben sana di mi ama? Hadi dinlen yavrum, biz çeker kapıyı çıkarız”
- “Ama... ama basamıyorum ben yere! Bacaklarıma birşey olmuş benim, naptınız bana???”
Allahım neydi bu ya? Tanımadığım bir adamın koluna takılıp, ne idüğü belirsiz birinin evine geliyorum, tanımadığım bir kadının verdiği yemeği yiyorum, kesin zehirliydi çerkez tavuğu, tabii ya nasıl düşünemedim, nasıl? Organ mafyası bunlaaaar! Organlarıma göz diktiler, kaçmayayım diye de beni felç edecek bişey attılar yemeğime. Sonra da muhtemelen öldürüp bi çukura atarlar bunlar beni, allahım ya başıma gelenlere bak!
- “ Güzel kızım ilaçlardan oluyo ya böyle, unuttun yine, halsiz kalıyosun yavrum be, zorlama kendini tombiş gelinim benim”
Haydaaa! Pat diye açıklama yaptı kadın, hiç zorlanmadan, hiç düşünmeden, ne profesyonel bi çetenin eline düşmüşüm yarabbi! Ne yapmalı tanrım? Düşün Yurdagül, Serpil’le Enver’in elinden kurtulmaya benzemez bu iş, düşün çabuk!!! Madem bütün bunlar bir oyun ve sen oyunun dışına çıkamıyorsun, o zaman oyuna katıl Yurdagül, o zaman ellerinden kurtulma şansın olur belki
- “ Doğru ilaçlardan olmalı, kusura bakma annecim, unuttum sanırım” dedim demesine de şimdi ne yapmalıydı, kimden nasıl yardım istemeliydi? Hangi semtteyiz acaba? Günlerden ne? Serpil ve Enver’le dün karşılaştığıma göre dün de 5 Ekim olduğuna göre bugün ayın altısı olmalı... Serpil! Cep numaramı değiştirdiğimi söylüyordu, demek ki yardım isteyebileceğim bir cep telefonum var. Çantam?
- “Çantam?, çantamı gördünüz mü anne?”
- “ Sabah Mert çıkarken arabada kaldığını söyledi kızım, ama o kadar aceleyle fırladı ki getiremedi arabadan, akşama getirir, varsa bi istediğin bana söyle güzel kızım hı?”
Arabada kalmış mış, hmmm tabi ben de inandım çocuktum ya, neyse dur bakalım daha organlar da aklım da yerinde, başka bişey düşünelim..
- “ Gazete...gazete istiyorum anne! Lütfen!”
- “ Kızım gazete yanında duruyor sabah kapıcı getiriyor ya yavrum, ha başka gazete istiyorsan alayım”
Harika...Gitseler artık bir an önce..
-“Ha yok yok tamam, istemem başka gazete, hadi siz çıkın, yapın alışverişinizi”
Aptal Yurdagül, hevesle göndermeye çalış da uyandır kadını di mi? Şimdi gitmekten vazgeçecekler göreceksin gününü! İlgilenme işte çıkıp gitsinler, uzan şu gazeteye.. 6 Ekim olduğunu gör için rahat etsin, onlar çıkınca da ev telefonunu bul, ulaşmaya çalış.....
- “ Tamam kızım hadi çıktık biz”
- “Anneeeeee! Babaannem bana meyveli yoğurt alcaaaak, ama ben yiycem sadece”
Ha iyi benim de tek derdim meyveydi yoğurttu! Banane ya kim yerse yesin, hadi be gidin artık! Çocuğa da nasıl öğretmişlerse tanımadığı kadına anne diyo ya, görende gerçekten ben doğurdum sanır
- “İyi Emircim üzme babaanneni, hadi güle güle”
- “Üz....(çat!) meeeeeem”
Allahım ne geveze çocuk bu ya, kapının arkasından bile konuşuyor, gazete... gazete..hıh.. 6 EKİM 2007.. harika! Ev telefonu nerede acaba? İyi de telefonu bulsam kimden nasıl yardım isteyeceğim ki, rastgele bir numara çevirsem işletiyorum sanır suratıma kapatırlar. Polis! Yuh be kızım Yurdagül polis dururken telefon sapıkları gibi rastgele numara çevirmek de nerden gelir ki aklına, e artık ne içirmişlerse bana, normal tabi bu kadar tutukluk. Hem polise adres vermek zorunda da değilim, anlatırım durumu tespit ederler adresi gelir kurtarırlar beni bu gözü dönmüş organ mafyasının elinden, aferin kızım şimdi ev telefonunu bul bakalım, görünürde telefona benzer bi alet yok gibi, allahım bi kımıltadabilsem bacaklarımı.. kımıltadabilsem bile niye evde telefon bıraksınlar ki o kadar aptalmı bunlar? Offffff !! Pencereye de ulaşamam bu durumda... Amaaaa gazeteyi pencereye uşatırabilirim, kalem...işte... nasıl olmuş da kalem gibi gerektiğinde yaralayıcı bir alet olabilecek bişeyi yanımdaki sehpada unutmuşlar bunlar? Yaşa be Yurdagül! Hahah.. gazetenin üzerine dikkat çekici birşeyler yazmalıyım ki gören çöp zannetmesin, allah be kurtuluyorum galiba sonunda... bu kim be? E bu gazetedeki kadın... be..ben..ben...im... ALKOLLÜ SÜRÜCÜ CAN ALDI! Aşırı alkol alarak trafiğe çıkan M.H (34) Şişli Sıracevizler caddesinde direksiyon hakimiyetini kaybedip kaldırıma çıktı. Tam bu sırada arkadaşlarına rastlayan ve sohbet etmekte olan Yurdagül Mengi (31) isimli talihsiz genç kadın kontrolsüz aracın darbesiyle havaya fırladı, bacaklarında kırıklar olan ve yere düştüğü sırada kafasını çarpan bir çocuk annesi talihsiz kadın, yaklaşık üç saat kadar komada kaldıktan sonra Şişli Etfal Hastanesi yoğun bakım servisinde can verdi. Yetimhanede büyüdüğü öğrenilen genç kadının oğlu Emir’de annesinin kaderini paylaşarak dört yaşında annesiz kaldı. Alkollü sürücü M.H tutuklanarak cezaevine gönderildi.

17 Temmuz 2009 Cuma

photo by Özlem Özel

Bir yanın hep gece şimdi… çünkü karanlık örter yaralarını, kararmalısın…En karanlık taraflarına sarılmalısın, yara kabuklarını kuytularda kaldırmalısın..

30 Haziran 2009 Salı

Düşümü Yırtan Biri Var...


photo by Özlem Özel
Fildişi kulelerinin enkazından çıkamıyor bakışlarım ve gözlerim mavi güller kadar sahte gülüyor çocuklara, gerçeğimde tonları tutmayan, armoni asıllı renklerle bezeli henüz ceninlerken emzirdiğim bulutlar. Bir gelincik tarlasından geçercesine duyarlı bacaklarım, henüz ikizim doğmamışken yırttığım uçurtmamın görkemini alkışlamak istercesine kararlı ellerim ve tarçın kokusuyla kabullendigim kadına ettiğim dua kadar bereketli dudaklarım. Geçmişimin açık aralıklı tahta perdelerini kaldırıp, dehşetle seyrediyorum; yetişkin kalemlerimle çizerken çocuk gözlerimin görmezden geldiklerini , yarımyamalak anımsadığım detone özlemlerimin notalarını geçiyorum. Farelerle paylaştığımı sandığım akşam yemeğimi, bir ikindi uykusundan önceki çocukluğuma yedirmişim, aç kalıyorum. Düşümü sallayan biri var, uykum ağırlaşırken bedenim gibi; gömülen beşiğimin el oyması cesedine sahip bile çıkamıyorum, oysa o beşiğe en son sığdığımda gömmüştüm çocukluğumu bir düş öncesi...Tuvaline ihanet etmiş bir şovalede asılıyken hayatımın dikdörtgen kareleri, farelere yakın bana uzak bir yolculuktalar şimdi..plastik saçlı çıplak bebeğimin gözyaşlarıyla ıslanan toprak çekti parlak gözlerime o gri ve mat sürmeyi. Bilinçsiz sessizliğim bir ışık hüzmesi olup iniyor tahta perdelerden asağıya, artık hem içerideyim hem dışarıda...Çok da uzak olmayan bir vakitte bu kelebek ömürlü fotoğraflarla birlikte gömüleceğim dokusu yabancı kokusu bildik bir evin bodrum katına! Oyuncak bebeklerin, üstü nasır tutmuş kalemlerin, kömür karası ellerimin ve ilk şiirimi ezberlerken, anne kokulu dikişleriyle eteklerinden tuttugum kırmızı elbisemin ölüm marşına eşlik edecek iç sesim. Düşüme sarılan biri var; ilk sevgilimle eskittiğim gömleğimin ipini dolamişim parmağıma, unutmamak için sevmeyi...oysa ne yağlı urganlar geçirdim en masum hayallerin boynuna. 'Çok' olan bir sesin tekdüze yankısını duymazdan gelmekle kazandığımı sandığım iç huzurumu, 'tek' ama bol yankılı başka bir sesin tellerine asıyorum, çok geç olmadan yazmalıyım kopan teller sonrası kalanları, henüz gömülmemiş peçete kolleksiyonuma. Büyülü plaklar üstünde dönen aşklara taş kalpli iğneler yuva yaparken, acı haberleri taşımak kaldı göçemeyen kuşlara ve yuva oldu yağmur kokan kuş evleri uzun aralıklı ama gerçek dokunuşlara...Düşümü gülümseten biri var; hırsla basılmıs mürekkep lekeli mektupların yumuşak kalpli satırlarına değiyor parmaklarım, parmaklıklar arasında kırılsa da, şefkatle uykuya çekilen zamanlarım..demli kekik kokusu sinmiş bulutlarla dolu dolabım, yıkılan bir evle birlikte bir ovada bıraktığım..ilk alınan bisikletimin tekerine takılmış zaman, babamı yollar kadar yaşamışım...Düşüme sırdaş biri var; büyük giysilerinin çocuk kollarıma uzun, ortak oldugum dünyasının hayallerime dar geldiği..bir yaz günü sorumluluğunda, gülümseyen serin anılar bıraktık kardeşten öte doğacak çocuklarımıza, bunca sırdaş bunca dost bile olmadan önce. Bir tiyatro kostümünden dökülen tahta boncukla yaptığım kolyemin ucunda sallanıyor özlem ve katlıyor anıları hesabını tutamadığım uzunluk ölçüleri. Patates baskılı mutluluklar dökülüyor ipi kopmuş dosyamdan, önce baskılar gömülüyor. Ekmek üstü şekerli yoğurt bastırıyor geçmişe açlığımı, geçmiş önce ıslanıp sonra şekere bulanıyor ve tatlanıyor toprak tadarken parça parça beni...Düşümü yırtan biri var; gözaltlarım kanıyor beyaz tüllere dolanmış bir günün geç gelen akşamında, kanımı ninniyle durduruyorum dokunulmaz bir mabedin kutsallağında eğilircesine...Ve çok sonra anlıyorum, bunun bilinçli son dokunmayışım olduğunu yüzüme. Saklanıyor benden, kendinden saklanır gibi, özlemekle yetinmiyor bir de merak ediyorum...Sırrı kısmen çözülmüş hayatımın sırı tamamen dökülmüş aynamdaki platonik yansımasına yapıştırdığım yarabantlarında, sabunlu su etkisi yapıyor ki rutubetli meraklarım, uzun zamandır dopdolu, kafein tadındaki , tedirgin ama hijyenik uykularım. Kimbilir kaç tasvir öncesiydi anımsamıyorum, iyot kokardı renklendiremediğim bilinçaltım denizaltı düşlerimde...Hep 'biraz' olsun istediğim denizin ödüllü sonsuzluğuna ıslıklar çalan pencereme çalıntı nefesler verip, kesik parmağımla kuraklıklar çiziyorum, ısınıyor odam serinliyorum...Kuytu şehirlerin apaçık meydanlarındaki balonsuz taklar gibi yüzüm; sık aralıklı çocuk adımlarını, ısırılmış şeker çubuklarını ve çürümüş ciklet bulaşıklarını ağır makyajlar altında bile gizleyemiyorum. Kadife etekli cümleler kurarak çekiştiriyorum hayal gücünü kanatlanan kirpiklerimin. Gördüğüm en güzel yaralı yüzün silahlarına karşı damıtıp sindirdiğim anılarım kadar mavi ellerim, kanımı akıtsam mosmor kesilecegim! Bir feneralayı sonrası şivrilik toplamaya çıkamayan utangaç bacaklarımın bu sağduyu benim değil, bana kalsa gerçegimle gömüleceğim. Sırf dişi karıncalardan farklı olmak için kesmek isterken bacaklarımı dingin bir rüzgarın himayesinde, bileklerime kadar toprakta olan kollarımı fırtınalara doluyorum. Düşümü çağıran biri var, gidiyorum...